-Medeniyetimize dâir-
Buna Hakkınız Yok

Buna Hakkınız Yok

  Bugün Türkiye’de yaşayan okur yazar bir kimse için ma’nâsı ve üslûbuyla güzel bir kitaba tesâdüf etmek, tâlihin kendisine bahşettiği en büyük devletlerden birisi oldu. Zîrâ her şeyin maddî bir çehre arz ettiği günümüz dünyâsında, kitap yazmak da bu sîmâ ile görünür bir hâle gelmekten kendisini kurtaramadı ve kısa yoldan parayı bulmak isteyenlerin tevessül ettikleri yollardan birisi hâline geldi. Bunun neticesinde de ömürleri kısa fakat popülerlikleri sebebiyle muharrirlerine iyi kötü gelir sağlayan onlarca kitap, her gün kitapçı raflarında yerlerini almaktadır. Bu tür kitaplar hiç şüphe yok ki, zevk-i selîm erbâbına hitâp etmekten uzak olup kitap okumayı sâdece bir şeyler okumak yâhut münevver görünmek olarak telakki eden kimselere kendilerini beğenedirebilecek mâhiyettedir. Ancak kitapçı raflarını ma’nâsız ve üslupsuz kitapların istîlâ etmesinin tek sebebi bazı câhil muharrirlerin zenginlik hayâli değildir. Bu kitaplar aynı zamanda, her sâhada olduğu gibi kültür ve maârif müessesleri içinde de mevcut olan inhitâtın bir tecellisidir. Zîrâ mekteplerin sağlam ve ilmî bir tahsil vermekten, kültür müesseselerinin ise zinde bir kültür hayâtı meydâna getirmekten uzak olduğu bir memlekette bu çeşit kitapların görülmesinden ve kitapçıları istîlâ etmesinden daha tabîî bir şey olamaz. İşte vaziyet böyle olunca da ma’nâsı ve üslûbuyla okunabilir bir kitap bulmak, tâlihsiz Türk kârileri için zor tesâdüf edilen ni’metlerden birisi hâline gelmiştir. Hele birazcık Türkçe hassâsiyeti olan kimseler için uydurma kelimelerden ve Türk sarfına aykırı devrik cümlelerden ârî bir kitaba ulaşmak, ismi olup cismi olmayan ve Kaf Dağı’nın zirvesinde ikâmet eden Sîmurg kuşunun gölgesinden devlet bulmak kabîlinden muhâl-ender-muhâldir. Ancak bütün bu menfî hâdiselere rağmen, arada bir tek tük de olsa ma’nâları ve üsluplarıyla zevk-i selîm erbâbı olan Türk kârilerinin gönüllerini mesrûr eden kitaplar intişâr etmiyor değildir. Bunların kâhir ekseriyeti ise, Türk maârifinin henüz bugünkü ma’nâsıyla çökmediği devirlerde yetişerek zamânımızdan en az kırk-elli yıl önce bekâ âlemine irtihâl eden ve  Türkçe’nin başına musallat olan kelime uydurma cereyânına kapılmamış kimselerin ilk defa yâhut yeniden intişâr eden kitaplarıdır.

*

   Yakın bir zamanda, zevk-i selîm erbâbı Türk kârilerine hitâp etmek üzere Türk edebiyâtı için mühim olan ma’ruf bir ismin daha önceden neşredilmiş kitapları Büyüyenay Yayınları tarafından külliyât hâlinde tekrar neşre başlandı. İlâveten bu ismin gazete ve mecmualarda kalmış makâleleri de muhtelif isimler altındaki kitaplarda toplandı ve bu kitaplar da külliyatın içine dâhil edildi. Henüz kitaplarının bir kısmı basılan bu mühim ve ma’ruf isim, daha çok Tâhir’ül Mevlevî olarak bilinen Tâhir Olgun’dur. Eski edebiyâtımız hakkındaki bilgisi herkes tarafından müsellem olan Tâhir Olgun’un dîvan edebiyâtı hakkında yazdığı makâlelerinden teşekkül eden iki kitabın birincisi,  faydalı neşriyâtı ile Türk kültürüne gayretli bir şekilde hizmet eden bahsettiğim yayınevi tarafından Mart 2020’de neşredildi. Neşredildiği günden beri büyük bir arzu ile okumak isteğim bu kitabı, yorucu ve yıpratıcı hukuk imtihanlarından vakit bulduğum zamanlarda okumaya çalıştım. Gerek dîvan edebiyâtı gerekse Acem şiiri bakımından birçok bilginin yer aldığı makâlelerden oluşan bu kitâbı, uzun zamandır hasretini çektiği sevgilisi ile vuslatı yaşama tâlihine ermiş bir âşık edâsıyla büyük bir zevk içinde okudum. Şiir şerhleri, hâl tercümeleri, edebî bilgiler, mazmunlar ve daha birçok şey, salâhiyetli bir kalem sâhibi tarafından oldukça güzel bir üslupla yazılmış. Ayrıca muharririn

  “Türkçeyi Arapça ve Acemceden temizlemek hevesi moda olmak üzerine senelerden beri kullanılmış, alışılmış anlamayan kalmamış en meşhur Arabî ve Farisî kelimeler, lisandan atılmak, onların yerine uydurulmak yâhut ecnebî lisanlardan tabirler alınmak hatta onları bozup güya Türkçe yapmak usulü meydan aldı. Mesela Fransızca “ecole” kelimesi “okul” diye sanki Türkçeleştirildiği gibi yine Fransızca “terme” lafzı “terim”e çevrilip Türkçe yapıldı. “ıstılah” kelimesi halk arasında bile alışılmış “ben senin için ıstılahımı bozamam” diye meseller meydana gelmişken acaba terim kelimesinin uydurulmasına ne lüzum vardı? Arapça olan “ıstılah” yabancı ise “term” yahut onu uydurulmuşu olan “terim” en yakın akrabadan değil ya?”

diyerek bu makâleleri uydurma kelimeler ile kirlenmemiş temiz bir Türkçe ile kaleme alması da Türkçe hassâsiyetine sâhip kimseler için büyük bir tâlihtir. Kısacası bu kitap, ma’nâsı ve üslûbuyla güzel olan kitapların azaldığı şu devirde, edebî zevkini tatmin etmek isteyen kimseler için misli bulunmaz bir ni’mettir. Ancak bu kitap, sâhip olduğu bütün güzelliklere rağmen büyük bir kusurla ma’lûldür. Bu kusur ise muharrirden değil yazıları toplayarak kitap hâline getiren kimseden kaynaklanmaktadır. Yazı hayâtına daha Osmanlı Devleti inkırâz etmeden başlayan muharrir, tabîî olarak bu devrede yazdığı makâleleri eski harflerle neşretmiştir. Bu makâleler kitaba dâhil edilmek maksadıyla tabîî olarak Latin harflerine aktarılmıştır. Ancak kitabı hazırlayan kimse, doktora yapan bir edebiyât âlimine yakışmayacak bir şekilde bazı kelime ve terkipleri yanlış okumuştur. İşte kitabın kusuru budur. Göstereceğim bazı örnekler, bu okuma yanlışlarının ne kadar büyük olduğunu gösterecektir.

*

  Doktora yapmakta olan bir edebiyât âlimine yakışmayacak olan okuma yanlışlarına  ilk olarak “Ganî-i Keşmirî ve Bazı Ebyatı” isimli Fârisî ile yazan Hindistanlı bir şâirden bahsedilen ve tefrika hâlinde intişâr eden makâlede tesâdüf ettim. Zîrâ kitaptaki harf inkılâbından evvel neşredilen ilk makâle budur. Tâhir’ül Mevlevî bu makâlede Ganî-i Keşmîrî isimli Hindistanlı şâirin Fârisî ile yazılmış bir gazelini de tercüme ve şerh etmektedir. Ancak gazelin ilk beytini şerh ederken yanlış kaydetmiş ve diğer tefrikada bu yanlışı tashih etmiştir. Yanlış beyti tashih ederken şöyle bir cümle kurmaktadır:

“Ahiren matla olduğum hata-yı vakii, beyin doğrusunu yazmak suretiyle tashih ediyorum ki…”

Bu cümlede eski harflerle şeklinde yazılan ve bir işi haber almış olan, bilen, öğrenen, vâkıf ve haberdar olan” ma’nâlarına gelen “muttali” kelimesi yanlış bir şekilde “matla” olarak okunmuştur. “Muttali” kelimesinin eski harflerle yazılışını “matla” olarak da okumak mümkündür. Ancak cümlenin ma’nâsı dikkate alındığında “matla”ı “muttali” sanmak, kelime bilgisi eksikliğinden başka bir sebeple mümkün olmaz. Zîrâ burada Tâhir’ül Mevlevî, hatânın sonradan farkına vardığını, yaptığı yanlışa muttali olduğunu söylemektedir. Hal böyleyken bugün bazı kânunlarımızda bile hâlâ mevcut olan “muttali” kelimesini, güneşin doğduğu yer yâhut gazel veya kasidenin ilk beyti ma’nâsına gelen “matla” olarak okumak , kelime bilgisi eksikliği değil de nedir? Aynı makâlede ve kitabın 225.sahifesinde şöyle bir cümle vardır:

“Şişenin birini boş bırakması, muhtesibin bezme vürudu üzerine mi âşâmân tarafından saklanılmasından,… kinâyedir.”

Burada, içki içenler ma’nâsına gelen veşeklinde yazılan “mey-âşâmân” kelimesi tuhaf bir şekilde “mi âşâmân” olarak okunmuştur. Bu ifâdeyi ilk gördüğümde bir an Fârisî bir ifâde olduğuna hükmettim. Zîrâ Fârisi’de  istimrârî mâzî ve hâlî muzâri, “mî-kerdem” ve “mî-konem” gibi örneklerde görüldüğü gibi “mî” ekinin yardımı ile ifâde edilir. Bu yüzden buradaki “mi”nin evvelâ bu zamanlardaki “mî” ile aynı olduğunu zannettim. Ancak sonra anladım ki kitabı hazırlayan kimse, mey kelimesini hiçbir ma’nâya gelmeyecek şekilde “mi” olarak okumuş. “Şişe”, “muhtesib” ve “bezm” gibi kelimelerin geçtiği bir cümlede içki ma’nâsına gelen “mey” kelimesini tuhaf bir şekilde “mi” olarak okumanın sebebini doğrusu pek tahmin edemiyorum.

  Bahsi geçen makâlede ve diğer makâlelerde dikkatimi çeken bütün yanlışları bu şekilde uzun uzun îzâh etmeyeceğim. Bu iki örnek, yapılan yanlışların mâhiyetini anlamaya kâfi gelecektir diye ümit ediyorum. Dikkatimi çeken diğer yanlışların bir kısmını, sayfa numaralarını belirterek bir liste sûretinde vereceğim. Dikkatimi çeken diğer yanlışların bir kısmı şunlardır:

-227.sahifede hayâl edilen kahraman ma’nâsına gelen “kahraman-ı muhayyel” terkibi “kahraman-ı muhayyil” olarak okunmuş.

 -229.sahifede yazılı beyit ma’nâsına gelen “beyt-i muharrer” terkibi terkip yapılmadan “beyit muharrer” ve “ölmeyince” kelimesi “olmayınca” olarak okunmuş.

-231.sahifede cins, tür ma’nâsına gelen “makûle” kelimesi ma’nâsız bir şekilde “makvele” olarak okunmuş.

-233.sahifede seçilmiş ma’nâsına gelen “müntehap” kelimesi seçen ma’nâsına gelen “müntehip” olarak okunmuş.

-237.sahifedeki Fârisî beyitte olmaz ma’nâsına gelen “ne-şeved” ifâdesi “ne-şûd” olarak okunmuştur. Ayrıca aynı beytin ikinci mısraında bir cümlenin hududuna sığmayacak kadar çok yanlış mevcuttur.

-251.sahifede mağfireti üzerine çeken taraf ma’nâsına gelen “cânib-i mağfiret-câlib” terkibi “cânib-i mağfiret-i câlib” olarak okunmuş.

*

  Yukarıdaki örnekler, kitapta dikkatimi çeken yanlışların sâdece bir kısmıdır. Bunlar hâricinde daha birçok yanlış mevcuttur. Bütün bu yanlışlardan anlaşılmaktadır ki kitabı hazırlayan kimse, eski harfleri bilmekle berâber ona tam ma’nâsıyla vâkıf değildir ve kelime hazinesinde eksikler mevcuttur. Ayrıca Fârisî bilgisi de oldukça zayıftır. Zîrâ makâlelerde geçen Fârisî beyitleri okurken yaptığı yanlışlar, benim gibi Fârisî bilgisi oldukça iptidâî olan bir talebenin bile dikkatini çekecek kadar basit yanlışlardır.  Bu yanlışların, belki çok mühim olmadığı fikri akla gelebilir. Ancak bu fikir doğru değildir. Zîrâ burada zuhûlen yapılmış zannedilebilecek ve ehemmiyetsiz görülebilecek hatâlar, güzel bir makâlenin içinde görüldüğü zaman okuyan kimseye sinir buhrânı geçirtecek kadar büyük olabilmektedir. Tabîîdir ki kimse keyifle okuduğu bir kitabın içinde, hatâlar ile dolu bir makâle olsun istemez. Bu yüzden bu kitabı hazırlayan ve bunun gibi eski harfler ile yazılmış kitap ve makâleleri yeni harflere aktaran ve edebiyat sâhasında çalışan kıymetli akademisyenlerimize seslenmek istiyorum:

  Muhterem akademisyenlerimiz, sizler ki dört yıl boyunca edebiyat tahsili aldınız; bir sürü edebiyat bilgisinin yanında eski harfleri ve Fârisî’yi öğrendiniz; senelerdir edebiyat sâhasında çalışmaktasınız. Ben ise resmî olarak edebiyat tahsili olmayan ve İstanbul Hukuk Fâkültesi’ni bitirmeye çalışan yirmi bir yaşında genç ve tecrübesiz bir üçüncü sınıf talebesi olarak sizin yaptığınız ve yapmamanız gereken hatâlara dikkat çekiyorum. Belki kızıyorsunuz. Belki de bu yazıları hiç okumadınız. Ancak ben aranızdan bir tânenizin bile okuması ihtimâlini dikkate alarak diyorum ki lütfen işinizi hakkıyla yapınız ve aldığınız maaşı, bu tâlihsiz milletin size ilim yapmanız gâyesiyle ödediğini unutmayınız. Eski harflere ve Fârisî’ye birazcık âşinâ olan edebiyat meraklılarının bile yapmayacağı hatâları, sizin “doçent”, “doktor” ve “profesör” gibi pâyelerin ağırlığı altında yapmanız pek hoş olmuyor. Eski eserleri neşrederken “Nasıl olsa bunları kim okuyacak?” diye hareket ediyor olabilirsiniz. Ancak okuyanlar ve hatâların farkına varanlar var. Bunlardan birisi de benim. Bu hatâları yapmamaya dikkat edin. Zîrâ güzel bir eseri okuyan dikkatli kârilerin, yaptığınız gülünç hatâlar ile sinir buhranları geçirmesine sebep oluyorsunuz. Buna hakkınız yok!

Ufuk Saz

Her hakkı mahfuzdur.

Şununla paylaşın: