-Medeniyetimize dâir-
Edebiyâtımızdan İki Zelzele Şiiri ve Düşündürdükleri

Edebiyâtımızdan İki Zelzele Şiiri ve Düşündürdükleri

  İnsanoğlunu, her kelimesi sırlarla dolu ve halledilmesi müşkil bir muammâ gibi olan bu dünyâya geldiği ilk zamanlarda en çok korkutan şey, hiç şüphe yok ki tabîî hâdiseler olmuştu.  Hakîkaten bir zelzele ile arzın şiddetli bir şekilde sallanması,  tepesi dumanlarla çevrili bir yanardağın indifa’ ederek etrafına ateşler saçması, yağmurların kesreti sebebiyle coşan nehirlerin ve denizlerin köyleri bir çöp parçası gibi sürüklemesi, iptidâî şartlar içinde hayâtını idâme etmeye çalışan insan için dehşet verici hâdiselerdi. Zîrâ o zamanın neredeyse mutlak bir cehâlet içerisinde yaşayan insanı, karşı karşıya kaldığı bu hâdiselere kendisini tatmin edecek bir ma’nâ veremez, bazen o müthiş hâdiseleri Tanrı olarak kabul eder, bazen de fenâ hareketleriyle zihnindeki mevhum Tanrı’yı kızdırdığı için onun kendisini cezâlandırdığı şeklinde tefsir ederdi. İşte bu bilinmezlik ve müphemlik, hemen hemen bilmediği her şeyden korkan insanoğlunun asırlarca bu tabîî hâdiseler karşısında dehşetle titremesine sebep olmuştu. Ancak asırlar geçmiş, şâirin

“Doymaz beşer dedikleri kuş i’tilâlara…”

mısraıyla ta’rif ettiği insanoğlu, her gün yeni bir hakîkate daha muttali’ olmuş ve artık bir zaman gelmiş ki bir vakitler iptidâî bir şekilde mağaralarda yaşayan o insan, vâsıl olduğu ilmî ve teknik terakkî ile semâyı delen binâlarında zelzelelerden, sellerden, hülâsa neredeyse her türlü tabîî âfetten emin bir şekilde yaşar hâle gelmiştir. Ancak buna rağmen tabîî hâdiseler karşısındaki korkusundan tam ma’nâsıyla kurtulmuş değildir. Zîrâ insanoğlu bu ilmî ve teknik terakkî şarabından müsâvî bir şekilde içmemiştir. Bu yüzden  bir kısmı, bu şarabın verdiği mahmurluk ile hemen hemen korkusuz bir şekilde hayâtına devam ederken, bir kısmı da ondan bir yudum bile nasiplenmediği için tabîî hâdiseler karşısında asırlar evvel yaşayan ataları gibi dehşetle titremeye devam etmektedir. İlâveten bu hâdiselerin bazen terakkî şarabının mahmurlarını bile uyandıracak kadar dehşetli olması da insanoğlunun korkusunun tam ma’nâsıyla zâil olamamasına sebep olmaktadır. Bu yüzden de eskilerin cüz’-i lâ-yetecezzâ dedikleri atomu parçalayacak kadar ilmî ve teknik ma’lumâta sâhip olan beşer, bazen şiddetli bir zelzele karşısında asırlarca evvel yaşayan ecdâdı gibi dehşetle titremektedir.

*

   İnsanoğlunu dehşetle titreten ve onu ta’rif edilmez bir ölüm korkusu ile kuşatan tabîî hâdiseler, bir zamanlar bugünkü vatanımızın üzerinde yaşayan atalarımızın da korkulu rü’yâsı olmuştu. Bütün tabîî hâdiseler arasından vatan toprakları üzerinde en çok tesâdüf edileni ve nice kimsenin ölümüne, yaralanmasına sebep olanı ise, gâlibâ zelzele olarak isimlendirilen ve bugün  deprem dediğimiz korkutucu hâdise idi. Hakîkaten vatanımızın hemen hemen her şehri, bugün olduğu gibi o vakitler de zaman zaman zelzelelerle sallanır ve bu zelzelelerin maalesef bazıları da nice hâneyi, mi’mâri âbideyi hâk ile yeksân eder; insanların gözlerinden sakındıkları, öpmekten çekindikleri sevdiklerinin üzerlerine binalar çöker; cemiyetin rûhunda onulmaz yaralar açılırdı. Meselâ İstanbul’da 1509 senesinde yaşanan ve dehşeti sebebiyle kıyâmet-i suğrâ yani küçük kıyâmet olarak isimlendirilen müthiş zelzele, Fâtih Câmii gibi o devir için yeni sayılabilecek nice âbideye zarar vermiş, İstanbul’un yeni sâkinlerine korkulu günler yaşatmıştı. Yine 1766 senesinde İstanbul’da yaşanan büyük zelzele ve muhtelif târihlerde memleketin çeşitli şehirlerinde yaşanan başka zelzeleler, vatanın o zamanki sâkinlerinin günlerini kâbusa çeviren hâdiselerdendi. Dedelerimiz, kıymetli hukuk târihçimiz Ekrem Buğra Ekinci’nin bir makâlesinde belirttiği gibi, bu zelzelelerden muhâfazanın çâresini, kolay yanan ancak kolay yıkılmayan ahşaptan evler yapmakta bulmuşlardı. Anlaşılan o zamânın insanları, dehşetinin büyüklüğüne rağmen mâni’ olunma ihtimâli daha yüksek olan yangınları, kendilerini âciz koyup şiddetle sallayan zelzelelere tercih ediyorlardı.

  Cemiyet hayâtında fevkalâde te’sirli ve yıkıcı olan zelzeleler, tabîî olarak yaşanılan devrin bir aynası mâhiyetinde olan edebiyâta da aksetmiştir. Ancak bu akis, dîvan edebiyâtı gibi mücerred bir edebiyâtın hüküm sürdüğü devirlerde, zelzelenin açıkça tasvir edilmesinden ziyâde, onu hâtırlatan küçük çizgiler hâlindedir. Şâir, yâ zelzeleyi bir mazmun olarak kullanmış yâhud onu bir kıt’a ile tesbit etmiştir. Meselâ Osmanlı Devleti’nin çok sıkıntılı zamanlar geçirdiği bir devirde yaşamış olan İzzet Mollâ’nın

“Oldu İstanbul ahâlîsi harîka râzî
Yere geçdikde bu yıl şehr-i Ayıntâb u Haleb

Tutuşup her birinin dâmen-i sabrı dediler
Bize yangın yetişir zelzele verme Yâ Rab”
(İstanbul ahâlisi, bu yıl Antep ve Halep şehirleri yere geçtiği zaman yangına râzı oldular. Her birinin sabır eteği tutuşup “Yâ Rab, bize yangın yetiyor, zelzele verme” dediler.)

kıt’ası, o zamanki İstanbul halkının yangınlardan bunalmış hâlini ve zelzele karşısındaki korkusunu oldukça veciz bir şekilde tasvir etmektedir. Edebiyâtımızda zelzeleyi tasvir eden yâhut onun verdiği korkuyu, dehşeti, acıyı anlatan manzumeler, onun garp edebiyâtının te’sirine girmeye başladığı Tanzimât Devri’nden i’tibâren görülmeye başlanmıştır. Zîrâ daha çok ferdî mevzuları işleyen dîvan edebiyâtı dünyâsı içinde, zelzele gibi içtimâî yönü ağır basan bir mevzuun işlenmesi pek mümkün değildir. Bu yüzden bu tür manzûmelerin görülmesi için dîvan edebiyâtının te’sirini kaybettiği devirlerin gelmesi beklenmiştir. Ben de bu yazımda, Tanzîmat devrinde ve daha sonra bu mevzuda yazılan şiirlerden iki tânesini göstermeye çalışacağım.

*

   Bu şiirlerden ilki, Muallim Nâcî tarafından yazılan ve 26 Temmuz 1881 târihinde Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde intişar eden “Sakız’da Bir Harâbede Bir Sevdâ-zede” isimli şiirdir. 3 Nîsan 1881 târihinde Sakız Adası’nda büyük bir zelzele yaşanmıştır. Zelzelenin yaşandığı târihte Sakız Adası’nda Mektûbî Kalemi’nde mümeyyiz olan Nâcî, bu zelzeleyi bütün dehşetiyle hissetmiş, yıkılan binaları görmüş, harâbelerin ortasında ağlayan insanların arasında dolaşmış ve daha sonra bütün bu yaşadıklarının ve gördüklerinin te’siriyle bu manzumeyi kaleme almıştır. Nâcî’nin “Âteş-pâre” isimli şiir kitabının içinde de yer alan bu manzume, ilk üç mısraı kendi arasında kâfiyeli olan on dört tane dörtlükten oluşmakta olup arûzun “Feilâtün / Mefâilün / Feilün” vezni ile yazılmıştır. Şâir, bir harâbe ortasında duran ve sevgilisini zelzelede kaybetmiş olan bir âşığı anlattığı bu şiirde, tasvir ettiği sahneyi daha iyi anlatabilmek için bazı dörtlüklerin arasına vezinsiz kısa cümleler de yerleştirmiştir. Şiirin ilk dörtlüğü şudur:

-Kendi kendine-
Ey harâbe! Matâf-ı âhımsın
Merkez-i hayret-i nigâhımsın
Menzil-i âhirîn-i mâhımsın
Cism-i cânâna medfen olmuşsun

  Nâcî, bu dörtlükte bugünkü Türkçe ile “Ey harâbe, sen âhımın tavaf ettiği yersin. Bakışlarımdaki hayretin merkezisin. Ay gibi güzel sevgilimin son menzilisin. Zîrâ sevgilinin vücûduna mezar yeri olmuşsun.” diyerek gözümüzün önüne sevgilisine mezar olmuş bir harâbenin ortasında duran bir âşık getirmektedir. Dörtlüğün başına eklediği “Kendi kendine” ifâdesinden de bu âşığın, zelzele sebebiyle yıkılmış ve sevgilisinin mezarı olmuş olan bir binânın harâbesine karşı kendi kendine söylenmekte olduğunu anlatmaktadır. Devam eden üç dörtlük boyunca bu âşık, önünde durduğu harâbeye karşı sitemde bulunur, bir zamanlar cennet gibi olan yerlerin şimdi  cehennemden daha kötü olduğunu söyler ve bu acı ve kederle tekrar harâbeye bakarak sevgilisinin hayâlini görür. Gördüğü bu hayal, onun hasretinin şiddetini daha da çoğaltır ve “Mütefekkirâne” bir şekilde şunları der:

“İkidir kıble-gâh-ı cân u tenim
Birisi sevdiğim, biri vatanım
Ne işim var cihânda gayrı benim
Sevdiğim kız nihân, vatan vîrân”

  Bugünkü Türkçe ile “Benim vücûdumun ve canımın iki tane kıblesi vardır. Bunlardan birisi sevdiğim, diğeri ise vatanımdır. Artık benim bu cihanda ne işim var? Zîrâ sevdiğim kız toprağın altında saklı, vatanım ise yıkılmış…” şeklinde açıklanabilecek bu dörtlük, bu şiirin kanâatimce en güzel ve en hissî kısmıdır. Zîrâ bu dört mısradan, zelzele neticesinde hem sevdiklerini kaybeden hem de sevgili vatanının yıkılmış hâlini görme tâlihsizliğine uğrayan bir kalbin hissettikleri, söylemek ve duyurmak istedikleri, oldukça başarılı bir şekilde ifâde edilmiştir. İlâveten bu dört mısraın, vatanını ve cânânını her şeyden çok sevmeyi ve onlara kalpten bağlı olmayı gerektiren Türk terbiyesinin veciz bir ifâdesi olması da ayrıca dikkate değerdir. Harâbenin ortasında duran âşık, bu hissî cümleleri söyledikten sonra etrafına bakmaya devam eder ve gördüklerinin te’siriyle hem ağlar hem de kendisine neden ölmeyip de bu harâbenin ortasında böyle çâresizce kaldığını sorar. “Bu esnâda yanına gelen refîkinin boynuna sarılarak” ondan kendisini öldürmesini ister. Ancak gelen arkadaş ağlayarak

“Bilirim mâcerânı, mahzûnum
Ben de bir başka türlü mecnûnum
Ben de senden ziyâde dil-hûnum
Haberin yok mu vâkıâtımdan?”

der ve kendisinin de annesinin, kardeşinin ve karısının enkaz altına kaldıklarını söyler. Daha sonra, kendisine tesellî vermesini beklediği bu âşığın, ölmek için çâreler aramasına dayanamayıp “ey ecel çabuk ol” ma’nâsında

“Ey ecel, ey ecel! Şitâb şitâb!”

diye bağırır. Harâbede, sevgilisinin ölümünün verdiği kederle kendi kendine söylenen âşık, bu durum karşısında fevkalâde üzülür. Ancak gelen arkadaş ağlamaya devam eder ve şunları der:

“Hâne gönlüm gibi harâb oldu
Yaşatanlar beni türâb oldu
Yaşamak en büyük azâb oldu
Bize ölmekden özge var mı tarîk”

  Zelzelenin sevgilisini elinden almasının verdiği hüzünle harâbede oturan âşık ile bu yeni gelen arkadaş, “tekrâr yek-dîgere sarıldıkları sırada, şiddetli bir hareket-i arz vukû’ bulur. Harâbede kalmış olan duvarın inhidâmiyle, altında kalarak vefât ederler.” Evet, bu iki kederli sîmâ, vîrâne hâline gelmiş vatanı yalnız bırakarak gözlerinden sakındıkları  sevdiklerinin yanına giderler. Artık ikisi de mes’uttur…

   Bazı parçalarıyla berâber hülâsasını yukarıda verdiğim bu manzume, görüldüğü gibi neredeyse bir tiyatro sahnesi şeklinde kaleme alınmıştır. Dörtlüklerin arasına, anlatılan manzarayı tasavvuru kolaylaştıracak kısa cümleler yazılması, harâbede oturan âşık ile gelen arkadaşının arasındaki konuşmalar, onun bu vasfını kuvvetlendirmektedir. Ayrıca şiirin arûzun kısa ve yavaş vezinlerinden birisi olan “Feilâtün / Mefâilün / Feilün” vezniyle yazılması da okunurken hüzünlü bir âhenk vermektedir. Şiirde oldukça sâde parçalar olmakla berâber kullanılan dil, tam ma’nâsıyla tabîî bir Türkçe değildir. Ancak böyle olması, onun muhtevâsına ve üslûbuna zarar vermemiş, yerinde kullanılan kelimelerle ortaya çok güzel bir manzume çıkmıştır. Kısacası bu şiir, gerek muhtevâsı, gerek üslûbu, gerekse hüzünlü âhengi ile zelzelede sevdiklerini kaybetmiş bir insanın kederli ruh hâlini okuyanlara hissettiren başarılı bir zelzele şiiridir.

*

  Bahsetmek istediğim diğer şiir ise Tevfik Fikret tarafından yazılan ve 10 Mart 1898 târihinde Servet-i Fünûn mecmuasında intişar eden “Verin Zavallılara!” isimli şiirdir. Bu şiirin yazılmasına sâik olan hâdise ise 29 Ocak 1898 târihinde Balıkesir’de yaşanan büyük zelzeledir. Bu yüzden Fikret şiirin başına“-Balıkesir musâbîni için-”, yani “Balıkesir felâketzedeleri için” yazmıştır. Arûzun “Mefâilün / Felilâtün / Mefâilün / Feilün” vezniyle yazılan bu şiir, tıpkı Muallim Nâcî’nin şiirinde olduğu gibi zelzele sebebiyle meydana gelmiş bir enkâzın tasviriyle başlamaktadır:

“Harâb-ı zelzele bir köy: Şu yanda bir çatının
Çürük direkleri dehşetle fırlamış; öteden
Çamur yığıntısı şeklinde bir zemîn katının
Yıkık temelleri manzûr; uzakda bir mesken
Zemîne doğru eğilmiş, hemân sukût edecek;
Önünde bir kadın…Oof, artık istemem görmek!

  Edebiyâtımıza Servet-i Fünûn san’atkârları ile giren ve cümlenin bir mısrada tamamlanmayıp diğer mısralarda devam etmesi ma’nasına gelen “anjambman” hâdisesi, şiirin enkâzın tasvir edildiği giriş kısmında ve devâmında kendini göstermektedir.  Fikret şiirin giriş kısmında bugünkü Türkçe ile “Zelzeleden harâb olmuş bir köy: şu yanda bir çatının çürük direkleri dehşetle fırlamış, öteden çamur yığıntısı şeklinde bir zemin katının  yıkık temelleri görünüyor, uzakta bir mesken zemine doğru eğilmiş ki neredeyse hemen düşecek, önünde ise bir kadın… Oof, bunu artık görmek istemiyorum.” demektedir. Görüldüğü gibi burada Nâcî’nin şiirinden farklı olarak enkaz tasviri oldukça gerçekçi bir şekilde yapılmıştır. Fikret önce zelzelenin meydâna getirdiği harâbeyi, çürük direkleri fırlayan çatılara ve yıkık temelleri görünen zemin katına kadar teferruatlı bir şekilde anlatmış, daha sonra bu felâket sahnesinin önüne bir kadın yerleştirmiştir. Ancak bu felâket sahnesine Fikret’in hassas kalbi dayanamamış ve derin bir of çektikten sonra bu sahneyi artık görmek istemediğini söylemiştir. Fikret’e göre bu sahneyi görüp de isterse inkarcı, sinirli veya kirli olsun, bir kalbin  sızlamaması mümkün değildir. O, bu düşüncelerini şu mısralarla söylemiştir:

“Bu levha kalbimi tahrîk içinse, kâfîdir;
Tasavvur eyleyemem bir yürek, velev münkir
Velev haşîn ü mülevves, ki böyle bir hâli
Görüp de sızlamasın!”

  Fikret, daha sonra bu iddiâsını ispat etmek ister gibi enkaz tasvirini biraz daha tafsil etmekte, bu felâket sahnesine biraz daha acı katmaktadır:

                                            “Şimdi siz bu timsâli,
Bu levh-i mâtemi her türlü dehşetiyle alın,
Şu muhterem vatanın bir kenâr-ı bâridine;
Bütün o manzara-i cân-şikâfı bir de kalın
Ridâ-yı berf ile örtün ki titresin de yine
-İçinde saklayarak sûziş-i felâketini-
Yabancı gözlere göstermesin sefâletini…
Nasıl tahammül eder sonra karşısında bunun,
Bunun, bu sahne-i pür-ye’s-i girye-meşhûnun
Biraz hamiyyet ü rikkatle sızlayan dil-i pâk?…”

  Fikret, iddiâsını bugünkü Türkçe ile “Şimdi siz bu örneği, bu mâtem levhasını bütün dehşetiyle alın ve şu muhterem vatanın soğuk bir köşesine koyun. Bütün o can parçalayan manzarayı bir de kalın bir kar örtüsü ile örtün ki orada olanlar, içlerinde felâketin ateşini saklayarak yabancı gözlere sefâletlerini göstermesinler. Bu gözyaşı ile dolu yeis sahnesinin karşısında hamiyet ve rikkatle titreyen temiz gönül nasıl tahammül eder?” cümleleri ile ispat etmektedir.  Bu ispat cümlelerinden sonra şiirini şu mısralar ile bitirmektedir:

“Derin, iniltili çarpıntılarla sîne-i hâk
Teessürâtını söyler bu levh-i âlâma;
Sizin de kalbiniz elbet acır, değil mi? Verin,
Verin şu dullara, yoksul kalan şu eytâma,
Verin enînine gâyet şu bir yığın beşerin!”

  Bugünkü Türkçeye “Toprağın sînesi, derin ve iniltili çarpıntılarla bu elemler levhasına karşı olan üzüntüsünü söyler. Sizin de kalbiniz acır, değil mi? Şu dullara, yoksul kalan şu yetimlere verin. Şu bir yığın beşerin inlemelerine son verin!” cümleleri ile nakledebileceğimiz son kısımda Fikret, bu mâtem levhasına karşı yeryüzünün bile üzüldüğünü (Burada, büyük zelzelelerden sonra vuku’ bulan artçı zelzeleler, yeryüzünün teessür izhârına benzetilmiştir.),  kalbi bu manzaradan rahatsız olan insanların, oradaki dullara, yetimlere yardım ederek onların acılarını, kederlerini, inlemeleri sonlandırmaları gerektiğini söylemektedir.

   Tevfik Fikret’in yukarıda tamâmını açıklamaya çalıştığım “Verin Zavallılara!” isimli şiiri, hiç şüphe yok ki edebiyâtımızın en güzel ve en ma’nâlı zelzele şiirlerinden birisidir. Şiir, bazı Fârisî terkipler ihtivâ etmekle berâber umûmî olarak sâde bir Türkçe ile yazılmıştır. Ayrıca şiirin arûzun en çok kullanılan ve en yavaş vezinlerinden birisi olan “Mefâilün / Felilâtün / Mefâilün / Feilün” vezniyle yazılması da Nâcî’nin şiirinde olduğu gibi hüzünlü bir ahenk vermiştir ki zâten bu şiirin vezni de  Nâcî’nin şiirinin vezni gibi müctes bahrine âittir. Ancak vezin ve mevzu bakımından olan bu müşterekliğe rağmen Nâcî ile Fikret’in şiirleri arasında bir fark mevcuttur. Bu fark, Nâcî’nin şiirine âşıkâne ve san’atkâr bir havanın, Fikret’in şiirine ise İkinci Meşrutiyet’ten sonra yazdığı şiirlerde olduğu gibi daha çok cemiyetin müşterek ıztıraplarını haykıran bir rûhun hâkim olmasıdır. Bu yüzden Nâcî’nin şiirinde zelzelenin meydâna getirdiği enkaz, sevgilisini kaybeden âşık, âilesi enkaz altında kalan arkadaş, vatanın vîrâne hâline gelmesinden doğan üzüntüyü hissettiren parçalara rağmen daha çok san’at malzemesi olarak kullanılmış ve bir san’atkâr penceresinden görülerek anlatılmıştır. Ancak Fikret’in şiirinde ise böyle bir şey bahis mevzuu değildir. O, şiirini Balıkesir felâketzedeleri için yazmış ve cemiyetin dikkatini orada yaşanan bir felâketin üzerine çekmiştir.

*

   Zelzele felâketi, târih kitaplarından ve yukarıda edebî cihetten açıklamaya çalıştığım iki şiirden de anlaşıldığı üzere bu vatan toprakları üzerinde yaşayan bizler için kurtulması ve mâni’ olunması mümkün olmayan bir hâdisedir. Nitekim neredeye birkaç günde bir, azîz vatanın herhangi bir şehrinden yıkıcı olmayan ancak orada yaşayan insanların yüreklerini ağza getiren zelzele haberleri gelmesi, bu keyfiyeti ispat etmektedir. Bu zelzeleler maalesef her zaman küçük olmamakta, dehşetle salladığı şehirlerde yaşayan insanların rûhî dünyâlarında bazen onulması mümkün olmayan yaralar açmaktadır. Öldürücü bir sârî illetle uğraştığımız bu senenin ocak ayında şarkta Elazığ’da ve ekim ayının son günlerinde de garpta İzmir’de meydâna gelen şiddetli zelzeleler, bu düşmanın, zaman ve mekan ayırt etmeden hayâtımızı her an sallayabileceğini gösterdi. Peki bu amansız düşmana karşı koymanın, onun zararlarından masûn kalmanın bir çâresi yok mudur?  Elbette vardır. Çâre, hayatta en hakîkî mürşidi ilim olarak kabul etmek ve bu mevzuda konuşan ilim adamlarının sözlerini dinlemektir. Eğer böyle yapılmaz da her zelzele yaşandığında Allah’ın bizi muhtelif günahlarımız sebebiyle cezâlandırdığını söylersek ve böyle diyen nâdânların kendilerine ve sözlerine kıymet verirsek, korkarım ki daha uzun bir müddet, yaşadığımız her büyük zelzeleden sonra

“Sevdiğim kız nihân, vatan vîrân”

diye ağlayacak ve Fikret gibi

Verin şu dullara, yoksul kalan şu eytâma,
Verin enînine gâyet şu bir yığın beşerin!”

diye bağırmaya devam edeceğiz.

Ufuk Saz

Her hakkı mahfuzdur.

 

Şununla paylaşın: