-Medeniyetimize dâir-
Enderunlu Vâsıf Dîvânında Yer Alan Galata Kulesi Hakkındaki Bir Lügazın Halli

Enderunlu Vâsıf Dîvânında Yer Alan Galata Kulesi Hakkındaki Bir Lügazın Halli

  Bilmeceler, halk edebiyâtlarının en çok sevilen edebî mahsullerinden birisidir. Büyük bir kısmı anonim olan bilmeceler, nükteli üslupları ve zihinleri düşünmeye sevk eden muhtevâları ile asırlar boyunca milletlerin eğlence dünyâlarına hitap etmişlerdir. İlâveten bilmecelerin ekseriyetinin, anonim olmaları sebebiyle bir kişiye değil de milletin tamâmına âit olmaları, kendilerini vücuda getiren milletin kültüründen, irfânından ve hayat tarzından derin izler taşımalarını sağlamıştır. Bu keyfiyete her millette tesâdüf edildiği gibi Türk milletinde de tesâdüf edilir. Nitekim Nihad Sâmi Banarlı hocamız, “Bilmeceler” isimli bir makâlesinde
“Bizim bilmecelerimizde “Ak odada sarı gelin” Lâmba’dır. Siyah geceler içinde genç ve güzel bir kadının, yâhut evlenecek yaşa gelmiş bir genç kızın, neşeli ve ışıklı varlığıyla, bir ev odasını nasıl aydınlattığını düşündürür. Her güzel çizgide, ışıkta ve renkte önce kadın güzelliğinden türlü akisler bulan Türk halk rûhu, nazlı, hem de şevkli lâmbayı, gelinle birleştirerek, şiirle bilmeceyi yine harman etmiştir.

Al getir al var getir
Gelmezse yalvar getir
El ğememiş ağaçtan
Koklanmamış gül getir

bilmecesi de hem mâni, hem gelindir. Hakîkî Türk halkının aşk, kadın ve gelin anlayışını gösterir.”
diyerek bu keyfiyeti çok güzel bir şekilde açıklamaktadır. Bilmecelere Türk halk edebiyâtında olduğu gibi lügaz ve muammâ ismiyle dîvan şiirinin hudutları dâhilinde de tesâdüf edilmektedir. Ancak halk edebiyâtındaki bilmecelerden farklı olarak lügaz ve muammâları yazan kimseler kâhir ekseriyetle bellidir. Ayrıca lügaz ve muammâlar, halk bilmecelerinden farklı olarak daha çok Arabî ve Fârisî kelime ve terkip ihtivâ ederler. Zîrâ onlar, medrese tahsili almış, Arapça ve Farsça öğrenmiş ve Türk dîvan şiiri ananesine sıkı bir şekilde bağlı olan dîvan şâirleri tarafından kaleme alınmışlardır. Lügaz ve muammânın umumî olarak bilmece şeklinde ta’rif edilmesi mümkün olmakla berâber aralarında mühim bir fark mevcuttur. Muammâ, tek bir beyitle söylenen ve halledilmesi oldukça müşkil ve husûsî usullere tâbi olan olan bilmecelere verilen isimdir. Bunların halli müşkil olduğu için şâirler dîvanlarındaki muammâların üzerine umumiyetle “be-nâm-ı Haşmet” yani “Haşmet ismi hakkında” gibi Farsça başlıklar koyarlardı. Meselâ Nâbî’nin oldukça meşhur olan

“Bende yok sabr u sükûn sende vefâdan zerre
İki yokdan ne çıkar fikr edelim bir kerre”

beyti, şâirin kendi ismine işâret eden bir muammâdır. Zîrâ ikinci mısradaki “iki yok” ifâdesi, Fârisî’de yokluk ifâde eden “nâ” ve “bî” edatlarına işâret etmektedir ki onların bir araya gelmesiyle şâirin mahlası olan “Nâbî” ismi meydâna çıkmaktadır. Eski adamlar, muammâ yazmaya ve halletmeye çok ehemmiyet verirler ve

“Ola hem ilm-i muammâda benâm
Çıkara dâniş ü irfân ile nâm”
(Muammâ ilminde üstat olunmalıdır. Bu şekilde ilim ve irfân da haklı bir şöhret elde edilir.)

diyerek münevver bir âlim olmak için muammâ ilminden behre-dâr olunması gerektiğini söylerlerdi. Lügaz ise umumiyetle mesnevî şeklinde ve on-on beş beyit ile söylenen bilmecelerdir. Lügazlar, muammâlara nazaran daha açık bir şekilde kaleme alınmışlardır. Şâir, anlatmak istediği nesneyi fârik vasıfları ile ta’rif ettiği için lügazların cevapları umumiyetle muammâlar gibi gösterilmez. Lügaz ve muammâ, bütün câzip vasıflarına rağmen dîvan şâirleri tarafından çok fazla rağbet edilmiş bir edebî edebî tür değildir. Bu yüzden dîvanların birçoğunda, lügaz ve muammâya tesâdüf edilmez. Meselâ ben tetkik ettiğim dîvanlar arasında Nedîm dîvânında iki lügaza, Haşmet dîvânında iki lügaza ve on iki muammâya, Enderunlu Vâsıf dîvânında bir lügaza, Ziyâ Paşa dîvânında bir lügaza ve Tezkireci Fatîn Efendi dîvânında bir lügaza tesâdüf ettim. Bunun yanında Bâkî, Şeyhülislâm Yahyâ, Nef’î gibi dîvan şiirinin mümtaz sîmâlarının dîvanlarında lügaz yâhut muammâ göremedim. Tesâdüf ettiğim lügazlar arasında Enderunlu Vâsıf tarafından yazılan ve cevâbını Galata Kulesi olarak bulduğum lügazı, mevzuunun orjinalliği ve herhangi bir kimse tarafından bugüne kadar şerh edilmemesi sebebiyle elimden geldiği kadar burada şerh ve halletmeye çalışacağım.

*

  Rahşan Gürel tarafından neşredilen Enderunlu Vâsıf dîvânının son şiirini teşkil eden bu lügaz, “Feilâtün / Feilâtün / Feilün” vezninde ve mesnevî şeklinde kaleme alınmış olup 15 beyitten oluşmaktadır. Lügazın cevâbı dîvanda mevcut olmayıp manzumenin üzerinde sadece “Lügaz-ı Mesnevî” başlığı vardır. Cevâbını Galata Kulesi olarak bulduğum bu lügaz şu beyitle başlamaktadır:

“Nedir ol şahs-ı tavîl’ül-kâme
Gözleri aynıca benzer câma”
(O boyu uzun olan şahıs nedir? Gözleri aynen cama benzer.)

Dîvan şâirleri tarafından kaleme alından lügazlar, umumiyetle “Ol nedir?” yâhut “Nedir ol?” gibi muayyen suâllerle başlarlar. Vâsıf da bu ananeye uyarak lügazına “Nedir ol?” suâli ile başlamakta ve daha sonra lügazın cevâbı olan nesnenin ilk hususiyetlerini söylemektedir. İlk mısrada “O boyu uzun olan şahıs nedir?” denilerek ta’rif edilen şeyin uzun boylu olduğuna dikkat çekilmiştir. Daha sonra ise ta’rif ettiği şeyin gözlerinin tıpkı cama benzediğini söylemektir. “Câm” kelimesi hem bugün kullandığımız şekilde “şeffaf ve çabuk kırılır madde” hem de “kadeh” ma’nâsına gelmektedir. Sâdece bu beyitten Vâsıf’ın burada hangi ma’nâyı kastettiğini anlamak mümkün değildir. Ancak kadehlerin bir kısmının da “şeffaf ve çabuk kırılır madde” ma’nâsına gelen camdan i’mâl edildiği düşünülürse, burada ta’rif ettiği nesnenin gözlerinin umumî olarak bu şeffaf ve çabuk kırılır maddeye benzediği neticesine ulaşılabilir. İkinci beyit şudur:

“Var anın her tarafa nice yüzü
Her yüzünden görünür nice gözü”

Bu beyitte, ta’rif edilen nesnenin her tarafa yüzü olduğundan ve her yüzünden de birçok gözünün göründüğü söylenmektedir. Bu iki beyit neticesinde, ta’rif edilen nesnenin minâre gibi uzun ve birçok tarafa penceresi olan bir binâ olduğu anlaşılmaktadır. Ancak hâlâ binânın ne tür bir binâ olduğu hususu müphemdir. Bu beyti ta’kip eden beyit şudur:

“Harem-i nâsa fenâ gözle bakar
Kötü sözle ciğer-i halkı yakar”
(İnsanların evlerinin iç kısmına kötü gözle bakar ve kötü sözleriyle halkın ciğerini yakar.)

Lügazın bu beyti, ta’rif edilen uzun ve her tarafa penceresi olan binânın Galata Kulesi olduğuna delâlet eden ilk beyittir. Zîrâ bu beyitte ta’rif edilen binânın insanların evlerine kötü gözle baktığından ve kötü sözleriyle halkın ciğerini yaktığından bahsedilmektedir. Galata Kulesi, Vâsıf’ın yaşamış olduğu 19.asırda İstanbul’u mahveden yangınların gözetlenmesi için tahsis edilmiş bir mekândı. Nitekim İslam Ansiklopedisi’nin Galata Kulesi maddesinde geçen “Yine İnciyan’a göre, Galata Kulesi’nde XVIII. Yüzyıl başlarından itibaren yangınları gözetleyen ve bunları şehrin başka mahallelerine kös vurarak duyuran bir gözcü teşkilâtı da bulunuyordu.” cümlesi ile de bu husus te’yid edilmektedir. İşte lügazın bu beytinde geçen “insanların evine kötü gözle bakma ve halkın ciğerini kötü sözle yakma” ifâdesi, Galata Kulesi’ndeki gözcülerin şehri gözetleyerek çıkan yangınları halka i’lan etmelerinden başka bir şey değildir. Nitekim beyitte de verilen kötü sözün halkın ciğerini yaktığından bahsedilerek örtülü bir şekilde bu yangınlara işâret edilmiştir. Dördüncü beyit şudur:

“Çavuş-âsâ ana âdet elbet
Alkış etmek gecede bir nevbet”
(Ona çavuş gibi gecede bir nöbet alkış etmek âdettir.)

Bu beyitte gecede bir kere çavuş gibi alkış etmenin, ta’rif edilen şeye âdet olduğundan bahsedilmektedir. Alkış kelimesi, bugün beğenme kastıyla iki elin birbirine vurulması ma’nâsına gelse de eskiden pâdişah ve yüksek rütbeli vezirler için yapılan yüksek sesli duâ için de kullanılır ve alkış yapmakla vazifeli kimselere de alkış çavuşu denilirdi. Beyitte geçen “çavuş” ve “alkış” kelimeleri bu âdete işâret etmektedir. İslam Ansiklopedisi’nin Galata Kulesi maddesinde, mehterhânenin her gece gece yarısını duyurmak için Galata Kulesi dâhilinde nevbet vurduğu söylenmektedir. Bütün bu bilgileri dikkate aldığımızda Vâsıf’ın bu beyitte, Galata Kulesi’nı alkış çavuşuna ve her gece, gece yarısını duyurmak için mehterhâne tarafından nevbet vurulmasını da pâdişahlar ve vezirler için yapılan ve alkış olarak isimlendirilen duâya benzettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca ikinci mısrada nevbet kelimesi nöbet ma’nâsında kullanılmış olsa da ayrıca mehterhânenin nevbet vurmasına örtülü bir şekilde işâret edildiği şüphesizdir. Nitekim bu beyti ta’kip eden beyitte

“Bir gürültü koparır gâhîce şeb
Yatağından uyarır âlemi hep”
(Gece vakti ansızın bir gürültü koparır ve âlemi hep yatağından kaldırır.)

denilerek bir kere daha kule içerisinde mehterhânenin gece yarısını haber vermek maksadıyla nevbet vurmasına işâret edilmiştir. Altıncı beyit şudur:

“Ele almaz çala boru mînâ
Yine her gece gezer gök surnâ”

Beyitte geçen boru ve surnâ (zurna) kelimeleri ile mehterhânenin kullandığı mûsîkî âletlerine işâret edilmiş olsa da bu beyte tam bir ma’nâ veremedim. O yüzden diğer beyte geçiyorum. Diğer beyit şudur:

“Dalsa da bahr-i arakda ka’ra
Şeb-i âzînede urmaz na’ra”
(Rakı denizinin en diplerine dalsa bile Cuma geceleri nara atmaz.)

Vâsıf bu beyitte ta’rif ettiği şeyin rakı denizinin dibine dalacak kadar sarhoş olduğundan, bu yüzden geceleri sokaklarda bağırdığından ancak Cuma geceleri gecenin mübârekliği sebebiyle ne kadar sarhoş olursa olsun nara atmadığından bahsetmektedir. Burada Galata Kulesi bir sarhoşa, her gece kule içerisinde mehterhânenin nevbet vurmasından hâsıl olan gürültü de sarhoşların attığı naralara benzetilmiştir. Ancak Vâsıf’ın Galata Kulesi’ni bir sarhoşa benzetmesi sebepsiz değildir. Zîrâ Galata, Osmanlı devrinde daha çok gayr-ı müslim vatandaşların ikâmet ettikleri bir yerdi. Bu yüzden de meyhâneler İstanbul’a nazaran daha çoktu ve daha rahat çalışıyorlardı. Nitekim Evliyâ Çelebi de seyahatnâmesinin İstanbul’u anlattığı birinci cildinde 17.asır Galatası’nı ta’rif ederken “Ammâ leb-i deryâda ve Ortahisâr’da iki yüz aded kat-ender-kat harâbâtî cânlar içün mey-kedeler var kim her birinde beşer altışar yüz fâsık ayş u ışret edüp hânende ve sâzendegân ile bir hây-hûdur kim diller ile ta’bîr olunmaz.” cümlesini kurmaktadır. İşte bu sebeple Vâsıf Galata Kulesi’ni bir sarhoşa benzetmiştir. İkinci mısrada geçen “Ne kadar sarhoş olsa da Cuma geceleri nara atmaz.” cümlesinden, bahsedilen sarhoşun Cuma gecelerine olan hürmeti sebebiyle nara atmadığı yani Galata Kulesi’nde Cuma geceleri nevbet vurulmadığı anlaşılmaktadır. İslam Ansiklopedisi’nin Galata Kulesi maddesinde böyle bir bilgi mevcut değildir. Ancak bu lügazdan Cuma geceleri Galata Kulesi içerisinde mehterhânenin nevbet vurmadığı öğrenilmektedir. Bu beyti ta’kip eden sekizinci beyit şudur:

“Düşmüş ol fısk ile gerçi galata
Dâimâ meskeni ammâ Galata”
(O, yanlış hareketleri sebebiyle günâha düşmüş. Onun dâimâ meskeni Galata’dır.)

Bu beyit ile artık ta’rif edilen şeyin Galata Kulesi olduğu katiyet kazanmaktadır. Zîrâ açık bir şekilde ta’rif edilen şeyin meskeninin Galata olduğu söylenmektedir. Birinci mısrada yanlış hareketleri sebebiyle günâha düştüğünün söylenmesinin sebebi ise yukarıda îzâh edildiği gibi Galata’nın meyhânelerle dolu olan hâlidir. Şâir buraya kadar Galata Kulesi’nin açık bir şekilde ta’rif etmiş olmasına rağmen anlattıklarını kâfi görmemiş olmalı ki sonraki beyitte

“Sana ta’rîf edeyim dur şunu
Başına takye giyer kurşûnî”
(Dur sana şunu ta’rif edeyim. O, başına kurşun renki bir takke giymektedir.)

diyerek Galata Kulesi’nin hâricî manzarasını tasvire başlamaktadır. İkinci mısrada, ta’rif edilen şeyin başına kurşun rengi bir takke giydiğinden bahsedilmektedir ki Galata Kulesi’nin kendisini veya bir fotoğrafını görenler, bahsedilen takkenin kuleni nüstünde duran kurşun rengi ve ucu sivri külahın olduğunu anlarlar.

-Kurşun rengi sivri külahı ile Galata Kulesi-

Bu beyti

“Ana benzer küleh-i Özbekler
Tekyesin hayli Kalender bekler”

beyti ta’kip etmektedir. Burada kulenin başına taktığı takkenin, Özbeklerin giydikleri külahlara benzediği söylenmektedir. İslam Ansiklopedisi’nin “Sikke” isimli maddesinde, Orta Asya kavimlerinin ve bil’hassa Özbekler’in bugün daha çok Mevlevî serpuşu olarak bilinen sikkeye benzer serpuşlar giydikleri yazmaktadır ki sikke ile Galata Kulesi’nin külahı arasında bir benzerlik olduğunda şüphe yoktur. İkinci mısrada ise tekkesinde birçok kalenderin oturmakta olduğu yazmaktadır. Kalender kelimesi, Kubbealtı Lügatı’nda “Dünya malına önem vermeyen, müsâmahakâr, yumuşak huylu, alçak gönüllü, olur olmaz şeyin üstünde durmayan kimse” şeklinde ta’rif edilmektedir ki bir tarikata intisap ederek seyr ü sülûkunu tamamlamak gâyesiyle tekkede oturan dervişlerin kalender olmasından daha tabîî bir şey olamaz. Burada kastedilen tekkenin ise Galata Kulesi’nin oldukça yakınında bulunan Galata Mevlevîhânesi olduğuna şüphe yoktur. Galata Mevlevîhânesi post-nişini olan büyük şâir Şeyh Gâlib’in devrin pâdişâhı Sultan Üçüncü Selim ile olan yakın münâsebeti ve şâirin şahsiyeti sebebiyle tekkenin devrin ehemmiyetli bir kültür merkezi hâline geldiği, bu vaziyetini dedenin vefâtından sonra da muhâfaza ettiği ve lügazı yazan Enderunlu Vâsıf’ın da hayâtının bir kısmını Sultan Üçüncü Selim devrinde geçirdiği düşünülürse, tekkede birçok kalender olmasının sebepsiz olmadığı anlaşılır.

-Galata Kulesi’ne oldukça yakın bir mesâfede yer alan Galata Mevlevîhânesi-
-Galata Mevlevîhânesi’nde sikkesi ile berâber sergilenen bir derviş kıyâfeti-

On birinci beyit şudur:

“Kadi mânend-i felek bâlâ-ter
Kulle-i Kâf ile olmuş hem-ser”
(Boyu felek gibi çok uzundur. O kadar ki Kâf dağının zirvesi ile başı berâber olmuştur.)

Vâsıf bu beyitte lüzumsuz bir şekilde tekrar ta’rif edilen şeyin boyunun uzunluğuna dikkat çekmiştir. Zîrâ daha lügazın ilk mısraında “tavîl’ül-kâme” (uzun boy) terkibini kullanarak zâten ta’rif ettiği şeyin boyunun uzun olduğuna temas etmişti. On birinci beyti ta’kip eden beyitte

“Eli yok ayağı çok batnı kebîr
Nice yaşlar yaşamış bir koca pîr”
(Eli yok, ayağı çok içi ise büyük. Nice yaşlar yaşamış kocaman bir ihtiyardır.)

denilerek yeni bilgiler verilmektedir. Burada kulenin elinin olmamasına rağmen birçok ayağının olduğu söylenmektedir. Şâirin burada ayağı çok ifâdesinden neyi kasdettiğini tam ma’nâsıyla anlayamadım. Çevresi oldukça geniş olan Galata Kulesi’nin zemin üzerine oturan kısımlarındaki küçük taşlar, birden fazla ayağa benzetilmiş olabilir. İlk mısrada son olarak kulenin içinin oldukça geniş olduğundan bahsedilmektedir. Bugün Galata Kulesini ziyâret eden kimseler, içeriye döşenen asansör, lokanta ve sâir kısımlar sebebiyle dar koridorlarla karşılaşıyor olsalar da bunun geçmişte böyle olmadığı muhakkaktır. Nitekim Evliya Çelebi’nin seyahatnâmesinde geçen “Bu kullenin derûnu on bir tabakat zindândır. Hâlâ Âl-i Osmân’ın gemi âletlerine mahzendir. Cenûba nâzır bir demir kapusuna ( — ) kademe taş nerdübân ile urûc olunur.” cümlesinden, kulenin on bir katlı bir zindan ve gemi âletlerine mahzen vazifesi görecek kadar büyük olduğu anlaşılmaktadır. İkinci mısrada geçen “uzun seneler yaşamış bir yaşlı” teşbihi ile de kulenin eskiliğine işâret edilmiştir. Kulenin milâdî on dördüncü asırda inşâ edildiği düşünülürse, lügazın yazıldığı zamanlarda (on sekizinci asrın sonları, on dokuzuncu asrın başı) bile oldukça eski bir binâ olduğu anlaşılır. Diğer beyit şudur:

“Geçmez esvâb-ı diger dîvâna
Dâimâ câmesi mehter-hâne”
(Onun dîvânına başka kıyâfetler makbul değildir. Onun kıyâfeti dâimâ mehter-hâne kıyâfetidir.)

Galata Kulesi’nde, gece yarısını halka i’lan etmek maksadıyla mehterhânenin nevbet vurduğu yukarıda söylenilmişti. Şâir bu beyit ile bu keyfiyeti açık bir şekilde tekrar söylemektedir. On üçüncü beyit şudur:

“Rûz u şeb işte o şeyh-i fânî
Gözetir dâire-i imkânı”
(Gece gündüz işte o ölümlü ihtiyâr, imkan dâiresini gözetip durmaktadır.)

Şeyh kelimesi tekkenin başında oturan ve irşad ile vazifeli kişi demekse de burada yaşlı kimse ma’nâsında kullanılmıştır. Ölümlü ihtiyârın yani Galata Kulesi’nin imkan dâiresini gözetlemesinden ise yüksek olması sebebiyle bütün İstanbul şehrini görmesi yâhut şehirde çıkması muhtemel yangınların gözetlenmesi kastedilmiş olsa gerektir.

-Galata Kulesi’nden İstanbul manzarası-

Vâsıf Galata Kulesini uzun uzun ta’rif ettiği lügazına

“Hünerin var ise Vâsıf fende
Feth kıl bu lügazım gel sen de”
(Ey Vâsıf, eğer lügaz fenninde hünerin varsa gel de bu lügazımı hallet bakalım.)

diyerek son vermektedir.

*

  Enderunlu Vâsıf dîvânının sonunda yer alan alıp bugüne kadar hiçbir yerde şerh edilmemiş ve cevâbı Galata Kulesi olan lügazı bu şekilde şerh ve halletmiş bulunuyoruz. Târihî kaynakların verdiği bilgileri nazar-ı dikkate aldığımız vakit kanâatimce lügazın cevâbının Galata Kulesi’nden başka bir şey olduğunu söylemek mümkün değildir. İlâveten Enderunlu Vâsıf’ın

“Döküp nukûd-ı sirişkin o merdüm-i çeşmim
Bebek Koyu’nda koyuldu visâle dîdelerim”

“Yâ şûh-ı sitem-kâr ya her-câyîdir elbet
Ümmîd-i vefâ etme Sitanbul güzelinden”

“Bahrin bu şeb emvâc-ı safâ aşdı boyundan
Vâsıf binelim kayığıa İstinye Koyu’ndan
Sâgar çekelim şevk ile Kandilli suyundan
Göksu’ya gel ey çeşm-i kebûd âlem-i âb et”

gibi şiir parçalarından da anlaşılacağı üzere şiirlerinde çok sevdiği İstanbul’dan bahsetmeyi zevk edinen bir şâir olduğu düşünülürse, lügazın cevâbının Galata Kulesi olmasının gâyet tabîî olduğu anlaşılır.

Lügazın Hallinde İstifâde Edilen Kaynaklar
1-Rahşan Gürel, Enderunlu Osman Vâsıf Bey ve Dîvânı, Kitabevi Yayınları, İstanbul
2-Agâh Sırrı Levend, Divan Edebiyatı Kelimeler ve Remizler Mazmunlar ve Mefhumlar, Dergah Yayınları, İstanbul, Ekim 2018
3-Nihad Sâmi Banarlı, Devlet ve Devlet Terbiyesi, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul, Ağustos 2012
4-Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2017
5-Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi 1.Kitap, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006
6-İslam Ansiklopedisi “Galata Kulesi” maddesi.
7-İslam Ansiklopedisi “Nevbet” maddesi.
8-İslam Ansiklopedisi “Sikke” maddesi.
9-Vehbî, Lutfiyye, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1994
9-Kubbealtı Lügatı

Not: Yazı içinde yer alan fotoğraflar şahsım tarafından çekilmiştir.

Ufuk Saz

Her hakkı mahfuzdur.

Şununla paylaşın: