-Medeniyetimize dâir-
Gamlı Bahar

Gamlı Bahar

  Bahar mevsimi deyince insanların kâhir ekseriyetinin aklına saâdet, rahatlama, zevk ve eğlence gibi insan yaratılışının hoşuna giden müspet şeyler gelir. Zîrâ bahar ile berâber tabiat, kış mevsiminin kalın ve rahatsız eden kıyâfetini üzerinden atarak ince ve çiçeklerle müzeyyen yeni elbisesini giymenin zevkini yaşar. Geceler zaman zaman insan rûhunu ürpertmeye devam etse bile artık gündüz vakitleri eskisi gibi soğuk değildir; gökkubbe, yeryüzüne gönüllere ağırlık veren abus çehresi ile değil insana canlar bahşeden mütebessim sîmâsı ile bakar. Cihânı besleyen feyizli güneşin ve bereketli yağmurların sâyesinde ağaçlarda meyvelerin çiçekleri açmaya başlar; bahçelerdeki çimenlerin üzerini güller, lâleler, sünbüller ve daha adını bilmediğimiz nice güzel çiçek latif renkleri ve mest eden kokuları ile süsleyerek orayı cennet bahçeleri gibi revnaklı bir mekâna çevirir. Bu mevsimde kırlarda yâhut ağaçlı yollarda yürümek, belki de insanın yapabileceği en güzel faâliyetlerden birisidir. Zîrâ bahar denilen sevgilinin, Îsâ’nın nefesi gibi canlar bağışlayan rüzgârın insanın yüzüne aşk ettiği yumuşak tokatlar şeklinde tecellî eden cilvelerine ancak bu yürüyüşler sâyesinde mazhar olunabilir. Tabiattaki bu yeniden doğuş ve canlılık sebebiyledir ki insan bahar mevsimini sever ve ister. Zîrâ bahar gelince gördüğü güzelliklerin te’siriyle o da gevşer, rahatlar, etrâfa huzurla bakar ve kendisini yeniden doğmuş gibi hisseder. Eğer vakti ve imkânları müsâitse kırlarda gezintilere çıkar; çiçekleri koklar; esen rüzgârı hisseder; bahârrın her türlü ni’metinden istifâde eder. Evet, insan bahârı özler, sever ve ister. Bu, bugün böyle olduğu gibi geçmişte de böyleydi. Zîrâ insan tabiatı o zamanlar da kendisini zorlayan şeyleri sevmezdi ve zevk ü sefâya, eğlenceye temâyüllü idi. Vaziyetin o zamanlar da böyle olduğunu bize eski şâirlerimizin şiirlerinden daha güzel anlatabilecek bir kimse yoktur zannediyorum. Gerçekten onların şiirlerinden bahâra duyulan hasreti, bahar sevgisini ve bahârın getirdiği güzellikleri görmek mümkündür.

*

  Eski zamanlarda kışın yaşanan hayâta tahammül etmek, eğlenceye temâyüllü insan tabiatı için hakikaten oldukça zordu. Zîrâ o zamanlar kış mevsiminin yıpratıcı havasından korunmak için konağına saklanan bir kimsenin uzun kış gecelerini güzel bir şekilde geçirmesini sağlayacak vâsıtalar oldukça mahduttu. O, soğuk kış gecelerinde evinde kalmaya mahkumdu. Bu yüzdendir ki bir an evvel bahârın gelmesini ve yaşadığı bu mahbus hayâtının nihâyete ermesini özlerdi. Meselâ on yedinci asrın gür sesli şâiri Nef’î, bahâra ve güzelliklerine karşı olan hasretini şu gazelinde oldukça güzel bir şekilde anlatmaktadır:

“Yâr olsa bahâr olsa dilâ câm-ı Cem olsa
Bir yerde ki her gûşesi reşk-i İrem olsa

Ol bezm-i safâ-bahşa dili olmasa mahrem
Ağyâr-ı denînin yeri çâh-ı adem olsa

Bir âleme düşsek ki elem olmasa anda
Her rind-i gedâ pâdişeh-i Cem-haşem olsa

Hiç durmasa devr etse kadeh bezmi pey-â-pey
Sâkî de sürâhî gibi âlî-himem olsa

Gâhî leb-i sâkî ve gehî sâgar emilse
Yârân-ı safâ bûse ile muğtenem olsa

Âheng-i nevâ eylese uşşâk ile mutrib
Bir yerde o meh-pâre de ehl-i negam olsa

Nef’î de gazeller dese mümtâz u müsellem
Her birisi reşk-i reviş-i Muhteşem olsa”

  Nef’î bu gazelinde bugünkü Türkçe ile “Ey gönül, her köşesi İrem bağlarını kıskandıracak bir yerde sevgili olsa, bahar olsa ve bir de Cem’in kadehi olsa. Alçak düşmanların yeri yokluk kuyusu olsa da gönlü o sefâ bahşeden meclise mahrem olmasa. Bir âleme düşsek ki orada elem denilen şey olmasa; oradaki her fakir rind, Cem haşmetinde bir pâdişah olsa. Kadeh hiç durmasa ve bezmi baştan başa dolaşsa; içki sunan güzel de sürâhi gibi himmeti bol olsa. Bazen içki sunan güzelin dudağı bazen de kadeh emilse; sefâlı dostlar bütün bunları ganimet olarak alsa. Bir yerde o ay parçası güzel şarkı söyleyen kimseler arasında olsa; şarkı söyleyen kimse de âşıklar ile şarkıya başlasa. Nef’î de seçkin ve herkes tarafından beğenilen gazeller söylese; o gazellerin her birisi meşhur Îran şâiri Muhteşem’in ta’kip ettiği yolu kıskandırsa.” diyerek bahar mevsimine, o mevsimde kurulan güzel meclislere ve o meclisteki güzellere karşı olan hasretini oldukça mûsîkîli bir lisanla terennüm etmektedir. Kim bilir belki de Nef’î bu gazeli, İstanbul Boğazı’nı donduracak kadar soğuk olan 1621 senesinin kış mevsiminde kasvet ile dolduğu bir gün söylemişti. Ancak sıkıntıyla geçen kış aylarından sonra bahar mevsimi gelince artık bilhassa şâirlerin keyfine diyecek yoktu. Zîrâ havalar düzelmiş, çemenler yeşermiş, çiçekler açmış ve güzeller takım takım bahçelerde ve oralarda kurulan meclislerde nazlı nazlı arz-ı endâm etmeye başlamışlardır. Şâirler bütün bunların şevkiyle bahâriye kasideleri söylüyorlar; şevkli gazeller terennüm ediyorlardır. Onlar bazen

“Eyyâm-ı zühd ü mevsim-i zerk u riyâ değil
Hengâm-ı ayş u işret ü geşt ü güzârdır”
(Dindarlık günleri ve riyâda bulunmanın zamânı değildir. Gezme, dolaşma, yeme ve içme vaktidir.)

diyerek bahar mevsiminim nasıl geçirilmesi gerektiğini söylerler bazen de

“Mevsimi geldi gülistân vaktidir
Lâlezâra gel çerâğân vaktidir
Bu nevâ-yı andelîbân vaktidir
Lâlezâra gel çerâğân vaktidir”
(Mevsimi geldi; gül bahçesi seyri zamânıdır. Lâle bahçesine gel çerâğan vaktidir. Bu, bülbüllerin öteceği zamandır. Lâle bahçesine gel çerâğan vaktidir.)

gibi söyleyişlerle sevgililerini gül bahçelerine, lâle bahçelerindeki çerâğan şenliklerine da’vet ederlerdi.

*

  Bahârın getirdiği bütün ni’metlere ve güzelliklere rağmen elbette onda beklediğini bulamayan kimseler de mevcuttu. Bunlar, bütün cihan bahârın getirdiği ni’metlerden istifâde ederken ve zevk ü sefâ içinde yaşarken kederleri, gözlerinin bahârın güzelliklerini görmesine mâni olacak kadar büyük olan bedbahtlardı. Bunlar, bütün cihan eğlenirken ya maddî zorluklar sebebiyle yâhut sevgililerinden mahrum kalmanın kederiyle mahzundular. Büyük gazel şâiri Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin

“Bülbüller öter güller açar şâd gönül yok
Hiç böyleliğin görmemişiz fasl-ı bahârın”
(Bülbüller öter, güller açar ancak mutlu gönül yok. Bahar mevsiminin hiç böyle olduğunu görmedik.)

beyti bülbüllerin ötmesine ve güllerin açmasına rağmen mutlu olmayan bu bedbaht gönülleri ta’rif etmektedir. Türk edebiyâtında, Yahyâ Efendi’nin bu güzel beytinde olduğu gibi bahardan şikâyet eden şâirlere az da olsa tesâdüf etmek mümkündür. Meselâ ömrünün büyük bir kısmını Lâle Devri’nin eğlence meclislerinde geçiren ve hayâtın kendisine bahşettiği ni’metlerden istifâde etmekten zevk alan Nedîm, belki de henüz Lâle Devri başlamadan evvel bahar mevsiminin mutlu edemediği kimselerden olmuştu. Bu yüzden de bahardan bahsettiği beş beyitlik bir gazelini

“Nev-bahâr olsa da bî-çâre Nedîmâ nâ-şâd
Rûz-ı mahşerde meğer şâd ola bâ-lütf-ı Hüdâ”
(Yeni bahar mevsimi gelse de çâresiz Nedîm mutsuzdur. Anlaşılan o, Allâh’ın lütfu ile mahşer günü mutlu olacak.)

diyerek bitirmiş ve saâdeti diğer dünyâdan bulmayı ümit edecek kadar bedbin bir hâlet-i rûhiye içinde olduğunu söylemişti. Fakat bahardan şikâyet, mücerred ve kâidelere oldukça bağlı bir edebiyat içinde eser veren dîvan şâirlerinin ancak bu şekilde beyitlerinde kendini göstermektedir. Onların bu mevzudan müstakil bir şekilde bahseden manzumeleri pek fazla yoktur. En azından bugüne kadar okuduğum dîvanlarda ben böyle bir manzumeye tesâdüf etmedim. Bu mevzudan müstakil olarak bahseden eserlere edebiyâtımızın Garp şiirinin te’sirine girmeye başladığı Tanzimat devrinden sonra tesâdüf etmekteyiz diyebiliriz. Bu mevzuda yazılan şiirlerin en güzellerinden birisi de Tevfik Fikret tarafından yazılan Bahâr-ı Mağmum isimli şiirdir diye düşünüyorum. Gamlı bahar ma’nâsına gelen Bahâr-ı Mağmum isimli altışar mısradan oluşan beş kıt’alık bu manzume, başından sonuna kadar bahar mevsimini özleyen ve bir an evvel gelmesini arzulayan ancak bahârın gelmesine rağmen mutlu olmayan bedbaht Fikret’in ruh hâlini terennüm etmektedir. Manzume, bu ruh hâlini hülâsa eden

“Bahâr olsun, bahâr olsun da gönlüm
Biraz def’-i melâl etsin, diyordum;
Cihân tağyîr-i hâl etsin, diyordum…
Bahâr oldu bütün feyziyle, gördüm:
Cihân pür-hande, cennetten nişândır,
Benim gönlüm fakat vakf-ı hazândır.”

mısraları ile başlamaktadır. Fikret bu mısralarda bugünkü Türkçe ile “Bahar olsun, bahar olsun gönlüm biraz kederini def etsin diyordum; cihan vaziyetini değiştirsin diyordum. Bahar oldu, bütün feyziyle gördüm ki cihan tebessümlerle dolu, cennete benzemektedir. Ancak benim gönlüm sonbahâra bağlı kalmıştır.” diyerek bahar mevsiminin gelmesini neden arzuladığını, bahârın cihanda meydana getirdiği değişikleri ve kendisinin bütün bunlardan mahrum olduğunu müessir ve mûsîkîli bir lisana anlatmaktadır. Görülüyor ki şâir bahâra rağmen kederlidir; mutlu değildir. Bu yüzden etrâfındaki hiçbir şey ona te’sir etmemektedir. O, baktığı bütün güzelliklerde bir kötülük görmektedir. Tabiat onun için soğuk bir mezarlıktan ibârettir; kırlarda açan çiçekler vücutta açan yaralar gibidir; etraftan duyduğu bütün sesler bir şikâyetin eseridir; hülâsa her şey gamlıdır. Bahar, bahâr-ı mağmumdur… Bedbaht Fikret, manzumesini bütün bu yaşadıklarını anlayamamanın verdiği bir hayret, bir isyan içerisinde bitirir:

“Boğarken rûhumu zulmetle sermâ
Bu leyl artık nehâr olsun, diyordum;
Bahâr olsun, bahâr olsun, diyordum;
Bahâr olmaz bugün bundan mutarrâ…
Niçin eksilmiyor hâlâ melâlim;
Niçin şâd olmuyor gönlüm, hayâlim?..”
(Kış mevsimi rûhumu karanlıkla boğarken bu gece artık gündüz olsun diyordum. Bahar olsun, bahar olsun diyordum. Bugün bundan parlak ve güzel bir bahar olmaz. O zaman benim kederim hâlâ niçin eksilmiyor? Niçin gönlüm, hayâlim mutlu olmuyor?)

*

  Bütün dünyâyı bir buçuk yıldır meşgul ve perîşan eden Koronavirüs isimli menhus ve mel’un amansız illet sebebiyle geçen bahârı olduğu gibi bu bahar mevsimini de evimizde, bahçelerde dostlarımızla bir araya gelemeden geçirmenin hüznünü yaşıyoruz. Bahar mevsimi bütün güzelliğiyle memleketimize gelmiş, havalar yumuşamış, ağaçlar çiçek açmış ve tabiat canlanmaya başlamış olsa da bizler ondan tam ma’nâsıyla istifâde edemiyoruz. Bu vaziyetin daha ne kadar böyle devam edeceği de maatteessüf ma’lum değil. Bundan iki sene evvel bahar mevsimini İstanbul’da yaşama tâlihine ermiş, havaların yumuşamasıyla o mübârek şehrin ne kadar revnak bulduğuna şâhit olmuştum. Gönlüm, İstanbul Boğazı’nı, Gülhâne Bahçesi’ni, Emirgân Korusu’nu, Fethipaşa’yı, dikilmiş lâleleri, sünbülleri ve gülleri görmenin te’siriyle şevk ile dolmuş ve içimdeki bütün güzel duygular lodoslu günlerde heyecanla çırpınan Boğaz suları gibi cûş u hurûşa gelmişti. Fakülteye giderken vapura biniyor ve güzel Boğaz’ı temâşâ ediyordum. Üniversite bahçesinde gördüğüm lâleler ve sünbüller ile en az onlar kadar dilâşûb olan güzellerin te’siriyle dersi dinlerken dalıp gidiyordum. Hele akşamları güneş denilen haşmetli sultânın sarayının harîmine çekilmeye başladığı zamanlarda Beyazıt’tan Eminönü’ne doğru yürümek, benim için cennet bahçelerinde dolaşmak kadar zevkliydi. Hattâ bir akşam bu şekilde yürürken Gülhâne Bahçesi’ne girerek lâlelerin arasında kalmış bir ağacın altında çimenlerin üzerine oturmuş ve 1950’li yıllardan i’tibâren gözlerini para hırsı bürümüş hâin, gâfil ve millî şuurdan mahrum idârecilerin ve vatandaşların elinde mahvedilmiş olan güzel ve güzîde İstanbulumuzun bu hâliyle bile gönülleri kendisine cezbettiğini düşünerek onun eski zamanlardaki cennet bahçelerini kıskandıran hâlini tahayyül etmiştim. Bir de o lâlelerin arasında sessizce İstanbul’un tek taşına bütün Acem diyârını fedâ eden Nedîm’den bazı şiirler okumuştum. Bu bahar mevsimi ise Amasya’dayım, yüzüm maskeli ve gönlüm gam ve kasâvet ile dolu… İstanbul’da geçirdiğim o bahar mevsimi ne büyük bir devletmiş, ne büyük bir saâdetmiş. Bunu şimdi daha iyi anlıyor ve

“Bilmez kişi kadrin niamın gitmeden elden
Sor pîrlere kıymetini ahd-i şebâbın”
(Kişi, ni’metlerin kıymetini elinden gitmeden anlamaz. Yaşlı olan kimselere gençlik zamânının kıymetini bir sor bakalım?)

diyen Muallim Nâcî’ye bütün kalbim ile iştirâk ediyorun.

Ufuk Saz

Her hakkı mahfuzdur.

Şununla paylaşın: