-Medeniyetimize dâir-
Geç Kalmış Bir Tenkit

Geç Kalmış Bir Tenkit

Türkiye’de içinde bulunduğumuz zamanda doğmuş ve büyümüş her hangi bir  kimsenin, cumhûriyet öncesi Türk edebiyâtı’nı tetkik etmek istemesi hâlinde karşı karşıya kalacağı bazı müşkiller vardır. Bu müşkillerin ilki ve belki de en büyüğü ve aşılması en güç olanı, o eserlerde kullanılan üslup ve Türkçe’nin günümüz Türkçesinden çok daha farklı olmasıdır. Hiç şüphe yok ki bu müşkilin ortaya çıkmasına sebep olan en büyük iki âmil, Tanzîmat’tan beri tabîî bir şekilde ve yavaş yavaş sâdeleşen Türkçe’nin Dil Devrimi ismi verilen ma’hud hareket ile köklü bir değişikliğe ma’ruz kalması ve maârif sisteminin bu eserleri anlamaya kifâyet edecek kültürü vermekten çok uzak olmasıdır. Bu kimselerin karşı karşıya kalacakları ikinci ve en az birincisi kadar büyük olan müşkil ise bu edebî eselerin ve bilhassa doğru neşirlerinin oldukça az olmasıdır. Bir edebiyâtı anlamak için evvelâ o edebiyâtın vücuda getirdiği eserlerin okunması gerektiği mecburiyeti düşünülürse, bu müşkilin birincisinden daha büyük ve daha ehemmiyetli olduğuna hükmetmemek pek mümkün değildir. Cumhûriyet öncesi Türk edebiyâtında vücuda gelen eserleri

A-) Eski Harflerle Neşredilenler B-)Yeni Harflerle Neşredilenler C-)Hiç Neşredilmeyenler
1-)Doğru Neşredilenler 1-)Doğru Neşredilenler  
2-)Hatâlı Neşredilenler 2-)Hatâlı Neşredilenler  

şeklinde bir tasnife tâbi tutmak mümkündür. Bu eserlerin bir kısmı, tabloda da gösterildiği veçhile harf inkılâbından önce eski harflerle neşredilmişlerdir. Eski harflerle neşredilen eserlerin bir kısmı müellifleri tarafından bizzat neşredildikleri için yâhut ilmî ve derin bir tetkikat neticesinde vücuda getirildikleri için matbaa hatâları dışında bir eksiklik ya da hatâ ihtivâ etmezler. Bu kısma Tanzîmat ve Servet-i Fünun ediplerinin kitapları ve Nedim, Fuzûlî ve Şeyhülislam Yahyâ gibi bazı dîvan şâirlerinin tenkitli bir şekilde neşredilen dîvanları örnek olarak verilebilir. Ancak neşredilen bu eserlerin bir kısmı ise devrin imkanlarının kifâyetsizliği nisbetinde birçok hatâ ile doludur. Cumhûriyet öncesi Türk edebiyâtı dâhilinde vücûda gelen eserlerin bir kısmının ise yeni harflerle baskıları yapılmıştır. Ancak tıpkı eski harflerle basılan eserler gibi bunların da bir kısmı doğru neşredilmiş olmakla berâber büyük bir kısmı hatâlar ile lebâlep dolu bir vaziyettedir. Son olarak bu devir eserlerinin bir kısmı ise hatâlı veya doğru hiçbir şekilde neşredilmemiştir ki bunların arasında Türk târihi ve edebiyâtının ehemmiyeti hâiz eserleri de mevcuttur. Eserler hakkındaki bu üçlü tasnif dikkatlice incelenirse bir eserin eski veya yeni harflerle hiç neşredilmemesinin, o eserin başına gelebilecek en büyük felâket olduğu herkes tarafından teslim edilir. En az bunun kadar kötü olan bir şey de yeni harflerle hatâlı bir şekilde neşredilen eserlerdir. Zîrâ eski harflerle neşredilen eserlerdeki hatâlar daha çok yazma eserlerin eksik tetkikinden kaynaklanan hatâlardır ki bunlar daha çok neşredilen eserin eksik bir şekilde basılmasına sebep olur. Yeni harflerle neşredilen eserler ise daha çok ifâdelerin yanlış okunması gibi büyük hatâlar ile dolu olup bazen bu hatâlar neşredilen eserdeki şiirin veya cümlenin anlaşılamaması neticesini tevlit eder ki bu vaziyet elbette eski harflerle basılmış kitaplardaki hatâlardan daha kötüdür. Bir doçent doktorun hazırladığı ve  Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından tarafından 1987 senesinde neşredilen “Ziyâ Paşa’nın Hayatı, Eserleri, Edebi Şahsiyeti ve Bütün Şiirleri” isimli kitap, bu okuma yanlışlarının nasıl bir raddeye vardığını göstermesi bakımından hayli mühim olup bu tenkîdî yazının yazılmasına da sâik olmuştur.

*

  Tanzîmat edebiyâtının ve Türk düşünce târihinin mühim simâlarından birisi olan Ziyâ Paşa, hayâtında birçok kitap neşretmiş olmasına rağmen bulunduğu vazife ve devrin şartları sebebiyle olsa gerek Terkîb-i Bend ve Zafernâme gibi bazı şiirlerini neşretmiş olsa bile şiirlerini toplu bir şekilde neşretmemiştir. Ziyâ Paşa’nın 1880 senesinde Adana vâlisi iken vefat etmesinden sonra şiirlerinin bir kısmı 1881 senesinde dâmâdı Hamdi Paşa tarafından “Eş’âr-ı Ziyâ” isminde neşredilmiştir. Ancak bu kitap Süleyman Nazif’in de belirttiği üzere oldukça eksiktir. Bu yüzden bugün birçok edebiyat kitabında ve liselerde okutulan edebiyat derslerinde Ziyâ Paşa’nın şiir türünde verdiği eser olarak “Eş’âr-ı Ziyâ” isimli bu kitabın söylenmesi büyük bir yanlıştır. Bu kitabın neşredildiği târihten kırk üç sene sonra, 1924 yılında Süleyman Nazif tarafından “Külliyât-ı Ziyâ Paşa” ismi ile paşanın külliyâtının neşrine başlanmış ve ilk olarak “Nazım Kısmı” yani bütün şiirleri neşredilmiştir. Süleyman Nazif’in bu neşri, Ziyâ Paşa’nın zâyi’ olmamış bütün şiirlerini muhtevidir. Zîrâ mukaddime kısmında belirtildiği üzere Süleyman Nazif, bu kitabı paşanın el yazısı ile yazdığı şiir mecmuasını ve kitaplara derc ettiği şiirlerini kullanarak hazırlamıştır. Bu yüzden de Ziyâ Paşa’nın şiir türünde verdiği eser olarak söylenmeye lâyık olan kitap Süleyman Nazif’in 1924 senesinde neşretmiş olduğu bu kitaptır. 1928 senesinde harf inkılâbının yapılmasından sonra ise “Ziyâ Paşa’dan Seçmeler” ismi ile birçok kitap neşredilmiş olmakla berâber uzun bir müddet şiirlerinin toplu bir baskısı yapılmamıştır. Şâirlerin eserlerinden seçmeler neşretmek faydalı olmakla berâber şiirlerin tamamının baskısı yokken böyle bir şeye girişmek doğru değildir. Zîrâ seçme şiirleri okuyan bir kimse, o şiirleri seçenin seçtikleri ile iktifâ etmek zorundadır ve güzel olmasına rağmen seçmeleri neşredenin hoşuna gitmeyen veya dikkatinden kaçan şiirlerden de mahrum kalır. Bu yüzden doğru olan evvelâ tenkitli bir şekilde eseri aynen neşretmek ve daha sonra da hepsini okumaya vakti ve imkânı olmayanlar için seçmeler hazırlamaktır. 1987 senesinde yukarıda zikri geçen kitap neşredilmiştir. Bu kitap, Ziyâ Paşa’nın yeni harflerle basılan şiirleri arasında ihtivâ ettiği şiirlerin adedi bakımından hakîkaten en yüksek olanıdır. Ancak birçok hatâ ile doludur ki bu yazıda elimden geldiği şekilde bu hatâları göstereceğim. Ancak şunu söylemek istiyorum ki burada kitaptaki bütün hatâları göstermeyeceğim. Zîrâ hatâların adedinin çokluğu, hepsini burada göstermeye mâni’ olduğu gibi hepsinin gösterilmesinin de bir faydası yoktur. İlâveten bu kitabı okuduğum vakit hatâlar dikkatimi çekmekle berâber birçoğunu işâretlemediğim gibi hatâlardan bir kısmını da o zamanlar kendi cehâletime hamletmiştim. Ancak bunun böyle olmadığını daha sonra eski harflerle basılmış kitabı okuduktan sonra fark ettim.

  Zikri geçen kitabı muhtevâ olarak dörde taksim etmek mümkündür. Birinci kısımda Ziyâ Paşa hakkında umûmî ma’lumat verilmektedir. İkinci kısımda ise Ziyâ Paşa’nın üç ciltlik büyük eseri “Harâbat” için yazdığı manzum mukaddime latin harfleri ile verilmiştir. Bu kısımda da birçok yanlışlar olmakla berâber elimde “Mukaddime-i Harâbat”ın eski harflerle basılmış bir nüshası olmadığı için bu yazıda onun tenkidine girişmeyeceğim. Üçüncü kısımda ise “Külliyât-ı Ziyâ Paşa” latin harfleri ile verilmiştir ki yazımızın esas mevzuunu bu kısım teşkil eder. Son kısımda ise Zafernâme’deki kasîde ve tahmis yer almaktadır. Artık üçüncü kısımdaki yanlışlardan bahsedebiliriz.

  Zikri geçen kitabın 110. sayfasında yer alan “âr” redifli naat-i şerîfin ikinci beyti şu şekilde yazılmış:

“Cihân bir âyine-i bî-bekâ-yı devletdir
Ki derd-i hayra alur çeşm-i hayret-i nezzâr”

 Buradaki hatâ eski harflerle “خيره” şeklinde yazılan ifâdenin “hayra” olarak okunmasıdır. Halbuki bu ifâdde “hîre” şeklinde okunmalıdır ki bulanıklık, kamaşma ma’nâsına gelir. Bu beyit ancak

“Cihân bir âyine-i bî-bekâ-yı devletdir
Ki derd-i hîre alur çeşm-i hayret-i nezzâr”
(Cihan sonsuz olmayan bir zenginlik aynasıdır ki ona bakan şaşkın gözler elbette kamaşma derdi ile muztarip olurlar.)

şeklinde okunursa bir ma’nâ ifâde eder. Aynı şiirde bir diğer hatâ ise beşinci beytin ilk mısraında yapılmıştır. Kitapta mısra şu şekilde yazılmıştır:

“Dürr ü güher deyu dünyâya verdiği feleğin”

Aslında bu mısrada bir okuma yanlışı yoktur. Ancak inci ma’nâsına gelen “dürr” kelimesi doğru okunmakla berâber vezin dikkate alınmadan yazılmıştır. Şöyle ki bu şiir“Mefâilün / Feilâtün / Mefâilün / Feilün” vezni ile yazılmış olup ilk hecenin vezin gereği açık bir hece olması gerekir. Bu yüzden son harfi şeddeli olan “dürr” kelimesinin de burada tahfif edilip “dür” şeklinde yazılması gerekir. Mısraın doğrusu budur:

“Dür ü güher deyu dünyâya verdiği feleğin”

Aynı şiirde bir başka hatâ ise on birinci beyitte yapılmıştır. Bahis mevzuu beyit kitapta şu şekilde yazılmıştır:

“Ki irtibât u dâd-ı ıyâl ile Mûsâ
Harîm-i nûr-ı tecellâyı sandı âteş-sezâ”

Bu beyitteki ilk yanlış, ilk mısra’daki “u dâd” ifâdesidir. Şiiri yeni harfler ile yazan kişi irtibat kelimesinden sonra gelen   “داد و” ifâdesindeki “vav” harfini “ve” ma’nâsında zannetmiş ve kalan harfleri de adâlet veya ihsan ma’nâsına gelen “dâd” kelimesi olarak okumuştur. Bu ifade tamâmen yanlıştır. Zîrâ bu şekilde okuma vezni bozduğu gibi mısraın mâ’nâsını da yok etmektedir. Kitabı hazırlayan kişinin “u dâd” şeklinde okuduğu ifâde aslında sevgi ma’nâsına gelen “vedâd” kelimesinden başka bir şey değildir. Beyitteki diğer bir yanlış ise “âteş-sezâ” kelîmesidir. Orijinal metinde “âteş-zâr” olan kelime nasıl oluyorsa bu kitapta hiçbir ma’nâya gelmeyecek ve daha da mühimi kafiyeyi bozacak bir şekilde âteş-sezâ” olarak okunmuştur. Bu beytin doğru hâli şu şekildedir:

“Ki irtibât-ı vedâd-ı ıyâl ile Mûsâ
Harîm-i nûr-ı tecellâyı sandı âteş-zâr”
(Hazret-i Mûsâ âilesinin kalbindeki sevgisi ile Allah’ın tecellî ettiği yeri ateşli bir yer zannemiştir.)

Hatâ bakımından oldukça zengin olan bu naat-i şeriften iki misâl daha verip diğer şiirlere geçeceğim. Birinci hatâ on ikinci beyittedir. Beyit şudur:

“Olup taalluk-ı sûzen Mesîh’a mâni-i feyz
Sipihr-i çârım ana oldu cilve-gâh-ı karâr”

İlk mısra’daki “Mesîh’a” ifâdesini matbaa hatâsı olarak kabul edebiliriz. Ancak ikinci mısrada “چارم” şeklinde yazılan ve Farsça’da “dördüncü” ma’nâsına gelen “çârüm” kelimesi nasıl oluyorsa hiçbir ma’nâ ifâde etmeyecek bir şekilde “çârım” olarak okunmuştur. Acaba kitabı hazırlayan kıymetli büyüğümüz “sipihr-i çârım” terkibine ne ma’nâ verdi? Mısraın geçtiği beytin doğru okunuşu şu şekildedir:

“Olup taalluk-ı sûzen Mesîh’e mâni-i feyz
Sipihr-i çârüm ana oldu cilve-gâh-ı karâr”
(Hazret-i İsâ’nın cebindeki iğne feyizlenmesine mâni’ oldu ve dördüncü kat felekte kaldı.)

-1924 senesinde Süleyman Nazif tarafından neşredilen ve şahsî kütüphânemde 
 bulunan Külliyât-ı Ziyâ Paşa isimli kitabın künyesi

Bu şiirde göstermek isteğim son hatâ ise yirmi birinci beytin ilk mısraında yapılmıştır. Mısra şudur:

“Nedir muâmele-i izdivâc-ı şu her vezn”

Bu mısrada   “شوهر و زن” şeklinde yazılan ifâde  ma’nâsız bir şekilde “şu her vezn” olarak okunmuştur. Halbuki burada koca ve karı ma’nâsında “şevher  ü zen” yazmaktadır. Eski harflerin esnekliği sebebiyle bu ifâdenin “şu her vezn” şeklinde okunması mümkünse de evlilik muâmelesi ma’nâsına gelen “muâmele-i izdivâc” terkibinin dikkate alınmayıp “şu her vezn” gibi Türkçe kâidelere göre kurulmuş bir terkibin Farsça’ya göre kurulmuş bir terkibe bağlanması hayreti mûcip bir şeydir. Farsça’da önüne işâret sıfatı gelmiş bir kelimenin “bâl-i în-perende” (Bu kuşun kanadı) gibi başka bir kelime ile terkibe sokulması normalse de bu mısradaki gibi bir ifâdenin ilk olduğunu söylemek yanlış olmaz. Mısraın doğrusu şöyle olmalıdır:

“Nedir muâmele-i izdivâc-ı şevher ü zen”
(Karı ile kocanın evlenme muâmeleleri nedir?)

 İlk yirmi bir beytinde bu kadar büyük hatâlar olan bu doksan iki beyitlik kasîdenin diğer beyitlerinin durumu hakkında bir fikrin oluştuğunu zannediyorum.

Zikri geçen kitabın 117. sayfasında yer alan münâcâtın 3.bendinin dördüncü mısraında yukarıdakilere nisbetle küçük olan bir hatâ mevcûttur. Mısra şu şekilde okunmuştur.

“Ümîdim yalnız bir Sen’de kaldı”

Bu münâcât “Mefâîlün / Mefâîlün / Feûlün” vezni ile yazılmıştır. Vezin gereği “yalnız” değil” “yalınız” yazılmalıdır. Mısraın doğrusu şöyledir:

“Ümîdim yalınız bir Sen’de kaldı”

119. sayfada yer alan Kerbelâ Hâdisesi hakkındaki mersiyenin ikinci beytinin ikinci mısraında bir hatâ mevcuttur. Mısra şöyle yazılmıştır:

“Ziyâ-yı çeşm-i ümmet bu segâh-ı Fahr-i Âlem’dir”

Bu mısrada “بوسكاه” şeklindeki ifâde “bu segâh” olarak yazılmıştır. Halbuki doğrusu öpülen yer ma’nâsına gelen “bûs-gâh” kelîmesidir. Burada bu ifâde kitabı hazırlayan kişi tarafından mı böyle okundu yoksa matbaada mı bir hatâ oldu bilmiyorum. Ancak mısraın doğrusu şöyledir:

“Ziyâ-yı çeşm-i ümmet bûs-gâh-ı Fahr-i Âlem’dir”
(Ümmetin gözünün nûru, âlemin iftihar ettiği peygamberin öptüğü yerdir.)

129. sayfadaki bahar tasviri ile başlayan kasîdenin ilk beytinin ikinci mısraında da bir hatâ mevcuttur. Mısra şudur:

“Eyledi ezhâr ile tezyîn-i hey’et gülistân”

Burada “كلستان” şeklinde yazılan ve gül bahçesi ma’nâsına gelen Farsça “gülistân” kelimesi doğru okunmuştur. Ancak bu kasîde “Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün” vezni ile yazılmıştır ve vezin gereği “gülistân” kelimesinin “gülsitân” şeklinde yazılması gerekir. Mısraın doğrusu şudur:

“Eyledi ezhâr ile tezyîn-i hey’et gülsitân”
(Gül bahçesi çiçekler ile görünüşünü süsledi.)

144. sayfada ise insanı hayretlere gark edecek bir hatâ mevcuttur. Ziyâ Paşa’nın Paris’de yazdığı “ti” kâfiyeli kasîdesinin yirmi birinci beytinin ilk mısraı şöyledir:

“Bir hasm-ı bî-mer ü teh dûş etdi kim beni”

Bu mısrada “بى مروته” şeklinde yazılan ifâde hiçbir ma’nâ ifâde etmeyecek ve vezni bozacak bir şekilde bî-mer ü teh” olarak okunmuştur. Halbuki bu ifâdenin doğru okunuşu “bî-mürüvvete” şeklinde olmalıdır. Bu ifâdenin “bî-mer ü teh” şeklinde yazılması hakîkten ayıptır. Burada ayıp olan eski harflerle yazılmış bir ifâdeyi okuyamamak değildir. Ayıp olan,  îfâdeyi eski harflerle verip okunamadığının söylenmesi yerine hiçbir ma’nâya gelmeyecek bir şekilde okunup yazılmasıdır. Mısraın doğrusu şöyledir:

“Bir hasm-ı bî-mürüvvete dûş etdi kim beni”
(Beni bir acımasız düşmanın eline düşürdü ki…)

*

-1987 senesinde neşredilen hatâlarla dolu kitabın kapağı-

 Sadece birkaç şiirden örnek olarak verdiğimiz bu hatâlar, kitabın ne kadar büyük okuma yanlışlarını ihtivâ ettiğini göstermektedir. Bu hatâların hâricinde 1924 yılında basılan Külliyât-ı Ziyâ Paşa’da mevcut olmasına rağmen 1987’de basılan bu kitaba alınmayan şiirler ve kısımlar vardır. Tespit ettiğim eksikler şunlardır:

1)Süleyman Nazif’in kitabın başına koyduğu mukaddime

2)Mustafâ Reşid Paşa’ya takdim edilen ve hiç noktalı harf kullanılmadan yazılan iki kasîde ( Kasîde-i bî-nukât, Diğer)

3)“Öldürür aşkın beni encâm-ı kâr” mısraı ile başlayan kıt’anın Ziyâ Paşa tarafından yapılan Fransızca tercümesi

4) “ân şimdi” kâfiyeli gazelin içindeki iki beyit

5)“Lügaz-ı Arabî” başlığı taşıyan Arapça yazılmış mensur lügaz

6) Sivas’taki Nur Ali Baba’nın mektubuna Ziyâ Paşa’nın Amasya’dan gönderdiği iki manzum cevap

7)Ziyâ Paşa’nın Harâbat’taki şiirleri

8)Süleymân Nazif’in hâşiyeleri

9)Ziyâ Paşa’nın yolda yazdığı bir kıt’a

10) Abdülhak Hâmid Tarhan’ın “Ziyâ Paşa” isimli mersiyesi

*

 Bu yazımda, başlı başına bir fâcia olan “Ziyâ Paşa’nın Hayatı, Eserleri, Edebi Şahsiyeti ve Bütün Şiirleri” isimli kitaptaki hatâları ve eksikleri göstermeye çalıştım. Aslında eski harflerden yeni harflere çevrilen kitaplarda bazı okuma yanlışlarının olması tuhaf değildir. Zirâ bazen bu hatâlar farkında olmadan yapılabileceği gibi bazen de yazma nüshadaki yahut matbu’ kitaptaki imlâ okumayı zorlaştırır. Ancak verdiğim örneklerde görüldüğü gibi bu kitaptaki hatâlar bu kabilen değildir. Eski harflere biraz vâkıf olan ve aruz veznini birazcık bilen bir kimsenin bu kitaptaki fâhiş hatâları yapması mümkün değildir. Kitaptaki hatâları tespit ettikten sonra kendime iki tane suâl tevcih ettim. Birincisi: “Bir edebiyat doçenti böyle basit ve gülünç hatâları nasıl yapabilir?”. İkincisi: “1987 senesinden beri bu hatâlar neden kimsenin dikkatini çekmedi ve bir şey yazmadı?”. Bu iki suâle cevap veremedim. Zîrâ bu suâlleri kendime sormam bile memleketimizdeki ma’nevî ve ilmî sukûtun büyüklüğünü gösteriyordu.  Gâlibâ Ziyâ Paşa’nın dediği gibi

“Eyvâh bu bâzîçede bizler yine yandık
Zîrâ ki ziyân ortada bilmem ne kazandık”
(Eyvah! Bu oyunda bizler yine kaybettik. Çünkü zarar ortada, ne kazandık bilmiyorum.).

Not: Ziyâ Paşa’nın fotoğrafı “Salt Araştırma” isimli siteden iktibas edilmiştir.

Ufuk Saz 

Her hakkı mahfuzdur.

Şununla paylaşın: