-Medeniyetimize dâir-
Hatâlar, hatâlar…

Hatâlar, hatâlar…

  Bundan evvel kaleme aldığımız ve burada Gökkubbemiz’de neşrettiğimiz muhtelif makâlelerde, eski harflerden yeni harflere çevrilen şiir kitaplarındaki okuma yanlışlarına işâret etmiş ve yeri geldiğinde de bunları misâllar vermek suretiyle göstermiş idik. Ne yazık ki hatâlar, okuma yanlışları bitmiyor ve bilhassa günümüzde bu şekilde neşredilen kitaplarda bir sürü yanlışlar her bir sayfada arz-ı endâm etmeye devam ediyor; yeri geldiğinde okuyan kimselerin tecennün derecesine varacak kadar sinir krizleri geçirmelerini mûcip oluyor. Daha evvelden de söylediğimiz gibi bu türlü okuma yanlışlarının en büyük iki sebebi hiç şüphe yok ki bilgisizlik ve dikkatsizliktir. Alâka sâhamız daha çok eski harflerden yeni harflere çevrilen dîvanlar ve diğer şiir kitapları olduğu için eğer bunların üzerinden konuşacak olursak bilhassa üzerinde çalışılan metne hâkim olmama bu türlü hatâlar zincirinin başlamasına sebep olmaktadır. Çalışılan metnin muhtevâsı, daha önceden yerleşmiş olan kelime kalıpları, şâirlerin duygularını, hayâllerini ifâde etmek için istifâde ettikleri mazmunlar dikkate alınmadığı için hatâ üzerine hatâ yapılmaktadır. Bütün bunların yanına bize şiirleri okumada en büyük yardımcı olan aruz vezninin bilinmemesi yâhut az bilinmesi de bu tür hatâlara düşmeyi kolaylaştıran âmillerden birisidir. Hakikaten vezne hâkim olan birisinin de bu tür hatâlar yapması mümkün olmakla berâber bilmeyen kimseler nazaran daha düşüktür. Bu bilgisizlik ve eksik bilginin yanına dikkatsizlik de eklenince bugün eski edebiyat ile alâkalı birçok kimsenin elinde olan neşir fâciası kitaplar meydana gelmektedir.

*

  Bundan daha evvel, “Geç Kalmış Bir Tenkit” isimli makâlemizde Ziyâ Paşa’nın ve “Bir Neşir Fâciası” isimli makâlemizde de Recâîzâde Mahmud Ekrem Bey’in yeni harfler ile bütün şiirlerini ihtivâ eden kitaplardaki fâhiş, kabul edilmez ve gülünç yanlışlardan bahsetmiş ve deryâdan bir katre kabîlinden olmak üzere bunlardan birkaç tane örnek vermek suretiyle bu yanlışların nasıl büyük yanlışlar olduğunu göstermeye çalışmıştık. Bu makâlemizde nazar-ı tenkid ile bakmak isteğimiz kitap, M. Kayahan Özgül Bey tarafından neşre hazırlanan ve Kitabevi Yayınları tarafından 2015 senesinde basılan Hersekli Ârif Hikmet Bey isimli kitaptır. Esâsen bu kitap müstakil bir kitap olmayıp Şiirin Hazanında Gazel Dökenler ismi verilmiş bir kitap serisi içerisinde ikinci kitap olarak neşredilmiştir. Bu kitap serisine dâhil şâirler, Yenişehirli Avnî Bey, Hersekli Ârif Hikmet Bey, Leskofçalı Gâlib Bey, Osman Nevres Efendi ve Muallim Nâcî olup hepsi de serinin isminden de anlaşılacağı üzere eski şiirin sona ermeye başladığı bir devirde eser vermiş, M. Kayahan Özgül Bey’in ta’biriyle şiirin hazanında gazel dökmüş kimselerdir. Evvelâ bu teşebbüsünden dolayı M.Kayahan Bey’i tebrik etmek lâzımdır. Hakikaten eski eserlerimizin bugün yeni harflerle ve güzel bir baskı kalitesi içerisinde neşredilmeleri oldukça mühimdir. Zîrâ bu hususta son yirmi yıldır güzel neşirler olmakla berâber oldukça geri kaldığımız bir gerçektir. Bugün büyük şâirlerimizin bile birçoğunun dîvânı tenkitli yahut kaliteli bir şekilde basılmamıştır.(1) Hâlbuki hudut komşumuz olan İranlıların Hâfız, Sa’dî, Hayyâm, Sâib gibi büyük şâirlerinin eserlerini ne kadar ciddi, kaliteli ve estetik bir şekilde bastıkları, hattâ bu eserleri büyük Garp dillerine tercüme bile ettikleri bu işler ile alâkalı kimselerin ma’lumudur. Ancak makâlemizin mevzuunu teşkil eden Hersekli Ârif Hikmet Bey isimli kitaptaki okuma yanlışlarının ne yazık ki doktor unvanlı bir akademisyene yakışmayacak kadar çok ve büyük olmaları, bu güzel teşebbüsün üzerine büyük bir gölge düşürmektedir. Aslında bu okuma yanlışları sâdece bu kitaba mahsus değildir. Serinin diğer kitaplarında da kabul edilemeyecek kadar çok yanlışlar vardır. Meselâ Muallim Nâcî isimli kitabın ikinci kısmını oluşturan “Âteş-pâre”deki hatâlar sayfalar boyunca devam etmektedir. Girizgâh mâhiyetindeki bu açıklamalardan sonra bahis mevzuu kitaptaki hatâlar demetinden örnekler vermeye başlayabiliriz.

*

1-)İlk ve çok fazla mühim olmamakla berâber edebiyat doktoru unvanlı bir akademisyen tarafından hazırlanan bir kitapta yer alması aslâ câiz olmayan bir hatâ mesnevî şeklinde yazılan bir tevhidin 78. sayfada yer alan on yedinci beytinde yer almaktadır. Beytin ilk mısraı

“Vahdet ü kesrette taayyün-günân”

şeklinde okunmuştur. Hâlbuki mısraın sonundaki ifâde taayyün-günân değil taayyün-künân olmalıdır. Künân kelimesinin sonundaki ân Farsça bir ek olup fiilerin muzârî köklerinin sonuna gelerek ism-i fâil elde edilmektedir. Farsçada yapmak, etmek ma’nâsına gelen kerden fiilinin muzârî kökü kon olup bu kök Osmanlıcada kün olarak telaffuz edilmiştir. Bu yüzden künân yapan, eden ma’nâsına gelir. Kerden fiili Farsça kâf-ı Arabî ile yazılıyor olmasına rağmen kitapta ısrarla kâf-ı Fârisî gibi okunmuş ve daha birçok yerde künân değil günân, kerde değil gerde yazılmıştır. Bütün bu açıklamalardan sonra mısraın doğrusu

“Vahdet ü kesrette taayyün-künân”

olmalıdır. M. Kayahan Bey’in Farsça bilip bilmediğini bilmiyorum. Ancak bu kelimeyi doğru okumak için Farsça bilmek şart değildir. Daha birçok şiirimizde ve bilhassa Üstâd Yahyâ Kemâl’in Selîm-nâme’sinin son mısraında geçen girye-künân kelimesini bilmek, bu ifâdeyi doğru okumak için kâfîdir.

2-)Kitabın 97. sayfasında başlayan fahriyenin on birinci beyti oldukça yanlış olarak

“Bahr-i mevvâc-ı kirâmı güher-i tecrîdim
Unsuriyyât-ı kenârımda hiss ü hârımdır”

şeklinde okunmuştur. Ancak bu okuma fevkâlade yanlıştır. Öyle ki insan yanlışları düzeltmek için işe nereden başlayacağını bilemiyor. Evvelâ ilk mısradaki kirâm ile güher kelimesi arasında bir izâfet kesresi olduğunu sanıyorum. Zîrâ beytin ma’nâsı göz önüne alındığında arada izâfet kesresi olması gerektiği hissediliyor. İkinci mısrada ise unsuriyyât kelimesinden sonra izâfet kesresi gelmemesi gerekir. Ayrıca خس şeklinde yazılan has kelimesi çok yanlış olarak hiss okunmuştur. Hâlbuki hiss kelimesi ha harfi ile حس şeklinde yazılmaktadır. Bu yüzden bu ifâdeyi hiss olarak okumak yanlıştır. Ayrıca eski metinlerde çokça geçen ve çer-çöp ma’nâsına gelen has u hâr ifâdesi varken bunu his olarak okumak büyük bir dikkatsizliktir. Beytin ma’nâsını uzun bir şekilde îzah etmek mümkün olmakla berâber Ârif Bey hülâsaten seyr ü sülûk neticesinde Allah’tan gayrı her şeyin nazarında yok olduğunu, mâsivâ sevgisini kalbinden çıkardığını, bu yüzden tecrid gevherleri ile dolu dalgalı yüce bir deniz olduğunu, kendisini Allah’tan gayrı şeylere bağlayan unsurların ise denizin üzerindeki çer-çöp mesâbesinde kaldığını söylemektedir. Bu yüzden beytin doğru hâli

“Bahr-i mevvâc-ı kirâm-ı güher-i tecrîdim
Unsuriyyât kenârımda has u hârımdır”

olmalıdır. Ârif Hikmet Bey’in Nâilî-i Kadîm’i örnek aldığı ve sebk-i Hindî tarzına bağlı olduğu düşünülürse birinci mısradaki tetâbu’-ı izâfâta yani uzun Farsça terkibe şaşırmamak gerekir.

3-)Kitabın 99. sayfasında başlayan ve Yûsuf Kâmil Paşa’nın vasfında söylenmiş olan kasîdenin matla beyti hatâlı bir şekilde

“Efkâr ki seyyâh-ı sibek-sîr-i cihândır
Nîk ü bed-i ahvâline dehrin nigerândır”

olarak okunmuş. Bu beyti hatâlı bir hâle sokan sibek-sîr-i cihân terkibidir. Burada eski harfler ile سبك سیر جهان şeklinde yazılan terkib yanlış olarak sibek-sîr-i cihân olarak okunmuştur. Hâlbuki doğrusu sebük-seyr-i cihândır. Burada fikirler bir seyyaha benzetilmiş ve onun sebük-seyr olduğu yani hızlı bir şekilde hareket ettiği söylenmiştir. Bu ifâdenin sibek-sîr-i cihân olarak okunması eski harfler için elbette mümkündür. Ancak bu şekilde okunması hâlinde hiçbir ma’nâya gelmemektedir. Zîrâ lügatlerde sibek diye bir kelime olmadığı gibi doymuş, tok ma’nâsına gelen sîr kelimesinin de beyitle bir alâkası yoktur. Bu beytin doğrusu

“Efkâr ki seyyâh-ı sebük-seyr-i cihândır
Nîk ü bed-i ahvâline dehrin nigerândır”

olmalıdır.

4-)Kitabın 101. sayfasında başlayan kasîdenin sekizinci beytinin ikinci mısraı hatâlı olarak

“Sütûde zât-ı pâki ebrû-yı mülk-i Hâkânî”

şeklinde yazılmıştır. Mısraı bu şekilde doğru kabul ettiğimiz zaman övülmüş temiz zâtı pâdişâhın mülkünün kaşıdır gibi tuhaf bir ma’nâ çıkmaktadır ki bir kasîdede böyle tuhaf bir mısraın bulunması düşünülemez. Zîrâ bir mülk ile kaş araasında bir münâsebet yoktur. Burada eski harfler ile ابرو şeklinde yazılan âb-ı rû kelimesi yanlış olarak ebrû okunmuştur. Hâlbuki âb-ı rû terkibi yüz suyu yani şeref, haysiyet ma’nâlarına gelir ki bu mısraya uygun düşen ma’nâ da budur. İlâveten mısrada hâkânî kelimesinin baş harfinin büyük olmasına da bir ma’nâ veremedim. Hâkânî kelimesi burada hükümdâra âit ma’nâsında kullanılmıştır. Acabâ M.Kayahan Bey bunun kasîdeleriyle meşhur İranlı şâiri Hâkânî-i Şirvânî olduğunu mu zannetti? Mısraın doğrusu

“Sütûde zât-ı pâki âb-ı rû-yı mülk-i hâkânî”

olmalıdır.

5-)Bir evvelki maddede bahsi geçen kasîdenin otuz altıncı beyti

“Sevâbet bî-karâr-ı ye’s olur elbette derdinden
Eğer nakl eylesem bir kerre ahvâl-i perîşânı”

şeklinde yazılmıştır. Burada ma’nâ aşağı yukarı belli olsa da beytin ilk kelimesi olan sevâbetin ne olduğunu anlamak mümkün değildir. Bunu ilk okuduğum zaman kendi kendime acabâ bu kelime ma’nevî mükâfat ma’nâsına gelen sevap kelimesi ile Farsçada kelimelerin sonuna gelen mülkiyet eki “t”den mi terekküp etmiştir dedim. Ancak sonra anladım ki eski harfler ile ثوابت şeklinde yazılan sevâbit kelimesi yanlış olarak sevâbet okunmuştur. Sevâbit kelimesi seyyâre olmayan ve hareket etmeyen gök cismi ma’nâsına gelen sâbite kelimesinin Arapça cem’idir ki beyte uygun düşen de budur. Burada Ârif Hikmet Bey, eğer perîşan halinden anlatacak olsa dertten gökte sâbit olan cisimlerin bile ye’s ile kararsız bir hâle geleceklerini söylemektedir.

6-)Kasîde ve mesnevîlerden sonra bir iki tane de gazellerde yer alan yanlışlara işâret edip makâleye son verebiliriz. Kitabın 118. sayfasında yer alan gazelin makta beyti şu şekilde okunmuştur:

“Hikmet ol pâdişeh-i kişver-i ihsânın olur
Kemterîn-i gaşye ber-dûşu Nerîmân-ı kazâ”

Burada ikinci mısra ma’nâsız olduğu gibi bu şekilde okunduğu takdirde mısraın vezni dahi bozulmaktadır. Ancak M. Kayahan Bey anlaşıldığına göre bunları dikkate almayarak mısraı bu şekilde okumakta bir beis görmemiştir. Burada eski harfler ile كمترین غاشیه بردوشی ifâdesi büyük bir dikkatsizlikle kemterîn-i gaşye ber-dûşu olarak okunmuştur. Hâlbuki ifâdenin doğru okunmuş şekli kemterîn gâşiye-ber-dûşu olmalıdır ki beyit ancak bu şekilde ma’nâlı hâle gelmektedir. Gâşiye kelimesi at eyerinin üzerine örtülen sırmalı ve işlemeli örtü ma’nâsına gelmekte olup Nerîmân ise yiğitliği ile meşhur Şehnâme kahramanlarından birisidir. Ârif Hikmet Bey burada, Ey Hikmet elbette Nerîmân gibi kuvvetli ve cesur olan kazâ bile o ihsan ülkesinin pâdişâhı olan sevgilinin gâşiyesini omzunda taşıyan bir köle olur demek istemektedir. Pâdişah, ihsan, Nerîmân, kemterîn kelimelerinin bir arada kullanılması elbette boşuna değildir. Bu yüzden beytin doğrusu

“Hikmet ol pâdişeh-i kişver-i ihsânın olur
Kemterîn gâşiye-ber-dûşu Nerîmân-ı kazâ”

olmalıdır.

7-)Son olarak kitabın 119. sayfasında başlayan on ikinci gazelin beşinci beyti şu şekilde okunmuştur:

“Rûha sordum hâl ü şânım hayy-ı bâkîsin dedi
Bir cevab bir beşâret geldi kendimden bana”

Bu beyte ilk bakıldığında bir yanlış dikkati çekmemektedir. Ancak dîvan şiirinin estetik dünyâsından ve kâidelerinden birazcık haberdar olan birisinin ikinci mısradaki bir cevab bir beşâret ifâdesinde bir yanlışlık hissetmemesi mümkün değildir. Zîrâ ikinci mısraın vezni bozuktur ve cevap kelimesi aruz veznine göre bir tam ve bir yarım heceden ibâret olup olup burada bir hece sayılmıştır. Bu ise dîvan şiirinin estetik kâidelerini ihlâl eden bir harekettir. Dîvan şiirinde sâdece sonu nun harfi ile biten bir buçuk hece değerindeki hecelerin bir hece sayılması kabul edilmiştir. Onun hâricindeki hecelerin medsiz bir şekilde kullanılması edebî bir kusur olarak telakkî edilirdi. Orta sınıf şâirlerde bazen bu tür kullanışlar olmakla berâber Ârif Hikmet Bey gibi Türk, Fars ve Arap edebiyatları ile aruz veznine hâkim bir şâirin böyle bir hatâ yapması kolay kolay düşünülemez. Burada zannediyorum ki Farsça üzerine ma’nâsına gelen ve eski harflerle بر şeklinde yazılan ber eki bir olarak okunmuştur. Bu yüzden ifâdenin doğrusu bir cevab bir beşâret değil müjde üzerine bir cevap ma’nâsına gelen bir cevâb-ı ber-beşâret terkibi olmalıdır. Beytin doğrusu bu hâlde şudur:

“Rûha sordum hâl ü şânım hayy-ı bâkîsin dedi
Bir cevâb-ı ber-beşâret geldi kendimden bana”

*

  Evet, bu kısa makâlemiz ile Ârif Hikmet Bey isimli kitaptaki okuma yanlışlarına işâret etmeye çalıştık. Ancak şunu ilâve etmeliyiz ki kitap yer alan hatâlar ne yazık ki burada gösterdiklerimizden ibâret değildir. Daha birçok yerde kelimeler yanlış okunmuş, terkip oluşturmayan kelimelerin arasına kesret-i izâfet konulmuş, terkip oluşturan kelimeler kesret-i izâfetsiz yazılmış, birleşik olmayan kelimeler birleşik zannedilmiş ve vezin dikkate alınmamıştır. Ayrıca tesbit ettiğimiz ve örnek verdiğimi bu hatalar sâdece kitabın okuduğumuz kadarında yer alan hatâlardır. Muhtemelen henüz okumadığımız yüz elliye yakın sayfada daha böyle nice hata mevcuttur. İnsan bu hatâları gördükten sonra gerçekten uzun uzun düşünüyor. Bu işe alâkalı olan alelâde bir kimse tarafından değil, edebiyat doktoru unvânını hâiz olan bir akademisyen tarafından hazırlanan bir kitapta bu denli çok hatânın yer alması tabîî midir? Bu suâle akl-ı selîm sâhibi herkes elbette hayır cevâbını verecektir. Peki bu yanlışların sebebi nedir? Yukarıda bu tür yanlışlara umumiyetle bilgisizlik ve dikkatsizlik sebebiyle düşüldüğünü söylemiştim. Şiirin Hazanında Gazel Dökenler isminde bir kitap serisi hazırlayan ve bu seriye dâhil her kitabın başına da sayfalarca ciddî değerlendirmeler ile dolu makâleler yazan birisini techil edecek kadar cür’etkar değilim ve mes’eleye hüsn-i nazar ile bakmak istiyorum. Bu yüzden bütün bunların bilgisizlikten çok dikkatsizlikten kaynaklandığını, mısraların üzerinde durmadan ve düşünülmeden yeni harflere aktarıldığını düşünüyorum. Ancak her sayfada birkaç tâne hatâ olması insanı gerçekten bazen oldukça sinirlendirmektedir. Zîrâ zaman şiiri okuyup zevk almaktan çok hatâları tashih etmekle geçmektedir. Hatâlar tashih edilir, gerekli notlar alınır. Lâkin insan bazen hatâların çokluğundan bıkıp İranlılar gibi kodâm galatet tashîh mî-konem ey peder-sûhte yani hangi hatânı tashih edeyim ey babası yanmış demekten kendini alamıyor. Lütfen bunu dedirtmeyin…

Ufuk Saz

Her hakkı mahfuzdur.

(1) Şâyân-ı tebriktir ki Fuzûlî Dîvânı, geçen sene ciddî ve kaliteli neşriyâtı ile Türk irfan hayâtında büyük bir yeri dolduran Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı tarafında neşredilmiştir.
Şununla paylaşın: