-Medeniyetimize dâir-
İlk Arkadaşım Nedîm

İlk Arkadaşım Nedîm

  Bundan neredeyse üç yıl evvel güzel bir bahar günü mektepten çıkmış eve doğru yürüyordum. İnsanın yüzüne temas ettikçe rahatlatan bahar rüzgârı ve ağaçlarda yavaş yavaş açmaya başlayan çiçekler ile Yeşilırmak Nehri kenarındaki küçük Amasya, kışın kalın kıyâfetini bir kenara atmanın ve giydiği yeni elbise ile tarâvet bulmanın zevkini yaşıyor olsa da ben, omuzlarımdaki yükün te’siriyle bu zevki tatmaktan çok uzaktım. Altında ezildiğim bu yük, gittikçe yaklaşan üniversite imtihanıydı. İmtihana birkaç ay kalmış olmasına rağmen içinde bulunduğum zulmet yuvası lise sebebiyle henüz hazır değildim ve bu durum, birkaç ay sonra beni pek iyi hâdiselerin beklemediğine delâlet ediyordu. Üniversite imtihanına henüz hazır olmamamın hâricinde her gün sabahın sekizinden öğlen üç buçuğa kadar bana zindan gibi görünen mektepte kalmak ve kaldığım zaman zarfında da sadra şifâ verecek hiçbir şey yapmamak da hem ma’nen hem de maddeten yorgun düşmeme sebep oluyordu. İşte bütün bunlar sebebiyle me’yus ve düşünceli bir şekilde eve doğru yürürken o zamanlar şehrin tek büyük kitapçısı –bu kitapçı daha sonradan kapandı ve yerine bir şarküteri açıldı. Bu yüzden bugün Amasya’da doğru düzgün bir kitapçı yoktur- olan bir kitap dükkanına girdim. Edebiyat ve târih kitaplarının olduğu rafa göz gezdirirken dikkatimi Abdülbâki Gölpınarlı tarafından hazırlanan Nedîm Dîvânı çekti. Hemen kitabı alıp incelemeye başladım. Baş taraftaki Gölpınarlı tarafından yazılan uzun yazıyı geçip metne baktım. O zamanlar, okuduğum bazı eski kitaplar sebebiyle Osmanlıca bilgim ve kelime hazinem birazcık genişlemişti. Bu yüzden Nedîm Dîvânı’nı okubileceğimi düşünüyordum. Ancak daha ilk sayfada

“Başlayıp cûşişe tab’ımda mezâyâ-yı sühan
Mevc-hîz oldu yine lücce-i deryâ-yı Aden”

beytiyle başlayan kasideye baktığım zaman, bunun sandığım kadar kolay bir iş olmadığını ve biraz cür’etli davrandığımı anladım ve kitabı bırakarak dükkandan çıktım. Ancak aklım hâlâ Nedîm Dîvânı’nda idi. Zîrâ o zamanlar, İstanbul’a olan muhabbetimin dalgalı bir deryâ gibi cûş u hurûşa başladığı zamanlardı ve bu yüzden de ne olursa olsun edebiyat derslerinde İstanbul şâiri olarak öğrendiğim bu şâirin şiirlerini okumak istiyordum. İşte bu arzu ile ertesi gün tekrar o kitapçıya uğradım ve cebimdeki bütün parayı vererek kitabı satın aldım. Eve doğru yürürken yolda, akşam derslerimi bitirdikten sonra dîvânı okumaya başlamaya karar verdim ve akşam olduğu vakit de kitabı elime alıp masaya oturdum. İlk şiir, Şehit Ali Paşa için söylenmiş bir kasideydi. Ancak bu kasidede yer alan etmek, yapmak gibi Türkçe fiillerin dışında neredeyse hiçbir kelimeyi bilmiyordum. Bu yüzden saatlerce uğraşarak bilmediğim bütün kelimelerin teker teker lügatten ma’nâlarına baktım ve kasideyi okumaya çalıştım ancak okuyamadım. İlk teşebbüsüm hüsranla neticelenmişti. Ancak oldukça kararlıydım. Bu yüzden dilleri diğer şiirlere göre oldukça ağır olan kasideleri atlayıp kıt’alara, şarkılara geçtim. Onları anlamak kasideleri anlamak kadar zor değildi. Bu yüzden az da olsa anlıyordum. Ayrıca kelime hazineme, yavaş yavaş dîvan şiirinin lügatinden kelimeler de girmeye başlamıştı. Bu yüzden bir müddet sonra tekrar kasidelere döndüm. Zîrâ artık kasidelerin bir kısmını anlayabilecek kelime bilgisine sâhiptim. Bu yüzden büyük bir şevkle okumaya başladım. İbrâhim Paşa için söylenen o güzel hammâmiye kasidesi ile İstanbul’u, Sa’dâbâdı ve helva sohbetlerini ta’rif eden diğer kasideleri okudukça büyük bir zevk duyuyor ve Nedîm’e karşı büyük bir muhabbet besliyordum.Bu şekilde birkaç ay geçti. Artık üniversite imtihânını geride bırakmıştım ve bu yüzden de yaz mevsiminde keyfimce hareket etmekten başka hiçbir işim kalmamıştı. Zamânımın bir kısmını Nedîm Dîvânı’ndaki gazeller işgâl ediyordu. Kelime hazinem genişlemiş olmasına rağmen gazelleri hâlâ bir türlü anlayamıyordum. Zîrâ kelime bilgisi, bu şiirleri anlamak için kâfi değildi. Şiirlerin arkasında yer alan asırlık teşbihleri, hikâyeleri, kıssaları, ta’birleri de bilmek gerekiyordu. Bunlar bilinmezse bu gazelleri anlamak münkün değildi. Bu yüzden dîvânı bir kenâra bırakıp bu mevzuda yazılmış bazı kitapları okumaya başladım. Bu kitaplar sâyesinde bazı bilgileri öğrendikten sonradır ki gazellerdeki beyitlerde ne denilmek istendiğini biraz da olsa anlayabildim. Meselâ dîvandaki ilk gazellerden birisinde yer alan

“Gör kadd-i yâri serv-i çemân söylerim sana
Bak ol dehâna râz-ı nihân söyerim sana”

beytini ilk okuduğum zaman dehân (ağız) kelimesi ile ile râz-ı nihân (gizli sır) terkibi arasında nasıl bir münâsebetin olduğunu anlamamıştım. Bu kitapları okuduktan sonra öğrendim ki dîvan şâirleri, sevgililerinin ağızlarını küçük olması sebebiyle gizli bir sırra benzetirlermiş. Ancak hâlâ tam ma’nâsıyla gazelleri anlayamıyordum. O zamanlar gazel okumak benim için bulmaca çözmek gibi bir şeydi. Bir beyitte yer alan kelimelerin arasında münâsebeti ve beytin ma’nâsını lügatlere bakarak buluyor, sonra diğer beyte geçiyordum. Takribî bir ay daha böyle hareket ederek dîvânı okumayı bitirdim. Belki de dîvânın ancak yüzde ellisini anlayabilmiştim. Fakat ne olursa olsun artık dîvan şiiri denilen karmaşık ve esrârengiz bir ülkenin hudutlarından içeriyi adımımı çoktan atmıştım ve Nedîm, benim bu ülkede tesâdüf ettiğim ilk insandı; ilk arkadaşımdı. Nedîm ile arkadaşlık kurduktan sonra bu ülkede ilerlemeye devam ettim ve ilerledikçe başka sîmâlarla da tanıştım. Meselâ Nedîm’den sonra onun ta’kipçilerinden olan Enderunlu Vâsıf, kaside vâdisinin gür sesi Nef’î, büyük şâir Bâkî, Şeyhülislâm Yahyâ, Haşmet, Ziyâ Paşa, Yozgatlı Fennî ve diğerleri, bu ülkede âşinâlık kurduğum sîmâların en meşhurlarıdır. Ancak bu isimlerin hiçbirisi, bana Nedîm’in şiirlerini okurken aldığım hazzı veremedi. Bunların içinde hiç şüphe yok ki Nedîm’den daha iyi şâirler de mevcuttu. Ancak yine de Nedîm’i her zaman başka bir tarafta tuttum. Zîrâ Nedîm, benim dîvan edebiyâtı ile tanışmamı sağlayan isimdi. Ben, dîvan şiirinin kelime ve ma’nâ dünyâsına onun sâyesinde girmiştim; gazel zevkini onun sâyesinde tatmıştım; sâkî, mey ve pîr-i mugân üçlüsünün meydâna geldiği hârâbâtı onun şiirlerinden öğrenmiştim. O, benim bu dîvan edebiyâtındaki ilk üstâdımdı. Bu yüzdendir ki daha sonra yazdığım ve girişinde eski şâirlerden bahsettiğim bir kasidede Nedîm için

“Odur bu abd-i fakîrin yegâne üstâdı
O eyledi beni gavvâs-ı bahr-i şi’r-i kadîm”
(Bu fakir kulun tek üstâdı odur. Beni, eski şiir denizinde dalgıç yapan odur.)

demiş ve ona karşı olan muhabbet ve hürmetimi göstermeye çalışmıştım.

*

  Nedîm Dîvânı’nı ilk okuduğum zamanın üzerinden neredeyse üç yıl geçti. Bu üç yıl içerisinde liseden me’zun oldum, hukuk fâkültesine girdim, İstanbul’a gittim, birçok kitap ve dîvan okudum, Farsça öğrenmeye başladım ve kelime hazinemi zenginleştirdim. Üç yıl önceki hâlimden oldukça farklı olarak Nedîm Dîvânı’nı bir iki hafta önce tekrar okumaya başladım. Zîrâ hem üç yıl önce anlayamadığım ve hızlıca geçtiğim şiirleri tekrar okumak ve anlamak hem de dîvan şiiri ülkesinde tanıdığım bu ilk arkadaşı bir daha görmek istiyordum. Şu an kasideleri okumayı yeni bitirdim. Ancak bu kasideleri okurken bir kere daha anladım ki büyük şâirin eserleri, zamânın geçmesiyle eskimiyorlar ve okuyana aynı lezzeti vermeye devam ediyorlar. Öyle ki Nedîm’in bu kasidelerini daha önce okumama rağmen bu ikinci okumamda sanki ilk defa okuyormuş gibi heyecanlandım. Meselâ

Bu şehr-i Sitanbûl ki bî-misl ü behâdır
Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır

Bir gevher-i yektâdır iki bahr arasında
Hurşîd-i cihân-tâb ile tartılsa sezâdır

beyitleri ile başlayan kasideyi okuduğum zaman yine gönlümün derinliklerinde İstanbul muhabbeti cûş etti ve kendimi Boğaziçi’nin mavi sularını, canlar bağışlayan ormanlarını, masal şehirlerini andıran mi’mârî eserlerini tahayyül ederken buldum. Yine

Söyle ey kilk-i sühan-ver bülbül-i gûyâ gibi
Böyle hâmûş olma nakş-ı gonca-i dîbâ gibi

Iyd vaktinde şeker bahşâyişi mu’tâddır
Nazmın olsun lezzet-âver kand-i müstesfâ gibi

Gül-fürûşân bûstânından gül iser sen ise
Böyle istiğnâ satarsın dilber-i ra’nâ gibi

beyitleri ile başlayan kasideyi okuduğum zaman karşımda Lâle Devri’nin zevk ü sefâ meclislerinden şevke gelmiş Nedîm’i mu’cizeler ibdâ eden kalemine hiap ederken gördüm. Aynı şekilde

“Gel ey fasl-ı bahârân mâye-i ârâm u hâbımsın
Enîs-i hâtırım kâm-ı dil-i pür-ıztırâbımsın”

beytiyle başlayan ve Nedîm’in dehâsına delâlet eden kasideyi okuduğum zaman, kasidedeki tiyatro oyununu andıran üslup sebebiyle Sultan Üçüncü Ahmet ve sevgili dâmâdı İbrâhim Paşa’yı karşımda birbirlerini överlerken bulmanın zevkini yaşadım. Hülâsa bu eski arkadaş, beni ilk tanıştığım zamanlardaki gibi mest etmeye ve kendisine hayran bırakmaya muvaffak oldu. Bu sözlerim elbette ilmî ve objektif değillerdir ve benim şahsî kanâatimi izhâr ediyorlar. Bu yüzden Nedîm’i beğenmeyen, şiirlerini benim gibi görmeyen kişilerin bulunması tabîîdir. Zîrâ Nedîm, benim dîvan şiiri ülkesindeki ilk arkadaşım, ilk dostum. Bu yüzden herkesin onu benim baktığım pencereden görmesini istemek hodbince bir hareket olur. Ancak Nedîm’in öldüğü târihten neredeyse üç yüz yıl sonra bile eski edebiyâtı bilenlerce zevkle okunması her hâlde onun büyük bir şâir olduğuna delâlet ediyor. Bu yüzden Tevfik Fikret’in

“Nedîm, o şi’rimizin çehre-i cîvânîsi!”

diye ta’rif ettiği Nedîm’in şiirleri dün ve bugün olduğu gibi yarın da -okuyucuların sayısı az olsa da -zevkle okunmaya devam edecek ve okuyanlar

“Ma’lûmdur benim sühanım mahlas istemez
Fark eyler anı şehrimizin nüktedânları”

diyen şâiri gönülden tasdik eyleyeceklerdir.

Ufuk Saz

Her hakkı mahfuzdur.

Şununla paylaşın: