-Medeniyetimize dâir-
Karacaahmet Mezarlığı ve Ali Fuad Başgil Hoca’nın Mezarındaki Taş Parçası

Karacaahmet Mezarlığı ve Ali Fuad Başgil Hoca’nın Mezarındaki Taş Parçası

Eski sarayları, câmileri, medreseleri, türbeleri, sebilleri, çeşmeleri, sokakları, o sokakların içerisinde saklanan ahşap köşkleri ve her birisinin hâiz olduğu târihî hâtıralar ile bir açık hava müzesinden farksız olan İstanbul’un bazı köşeleri, benim için husûsî bir ma’nâ ifâde eder. Sâhip oldukları husûsî ma’nâ sebebiyle İstanbul’un bu köşelerini ne zaman ziyâret etsem oradan ta’rifi mümkün olmayan ve daha çok kendisini benzersiz bir iç huzûru olarak gösteren hisler ile ayrılırım. Şeyh Gâlib’in post-nişîni olduğu ve semt-i hâmûşânında (Semt-i hâmûşan suskunlar semti demek olup eskiden mezarlıkların bir ismi de bu Fârisî terkip idi.)  derin bir sükûta daldığı Galata Mevlevihânesi, İstanbul ahâlisi ile berâber pâdişahlara da ma’nevî mürşidlik yapan büyük gönül ve îman adamı Azîz Mahmud Hüdâyî Efendi’nin Üsküdar sırtlarındaki tekkesi, Vefâ’daki meşhur bozacı, benim için husûsî ma’nâ ifâde eden yerlerin başında gelir. Beni bu dünyâdan alıp başka âlemlere götüren bir diğer mekan da Üsküdar’daki Karacaahmet Mezarlığı’dır. İstanbul’un en eski kabristanlarından birisi olan bu mezarlık, milâdî on dördüncü asırdan beri Bektâşi dervişi Karaca Ahmet Sultan’ın etrafında hâlelenen Müslüman mezarlarıyla bir ağacın kökleri gibi etrafa dal budak salarak büyümüş ve Üsküdar içinde ma’nevî bir âlem teşkil etmiştir. Eski devir insanlarının kavuklu ve san’atlı büyük mezar taşlarıyla günümüzün çirkin mezar taşlarını ihtivâ eden bu uzun serviler diyârı, âdetâ mâzî ile hâlin berâber yaşadığı bir ruhlar iklimidir. İlâveten hudutları dâhilinde büyük şâirler, hattatlar, âlimler ve paşaların medfun olması da hiç şüphe yok ki onun târîhî kıymetini bir kat daha arttırmaktadır.

*

-Karacaahmet Mezarlığı’ndan Mâzî İle Hâli Bir Arada Gösteren Bir Manzara-

   Semâsını uzun servilerin, zeminini ise san’atlı mezar taşlarının doldurduğu bu mezarlığa ilk def’a 2018 senesinin Mart ayında dedemin vefâtı münâsebetiyle gelmiş ve ölümün verdiği gam ve kederin te’siriye içinden hızlı adımlarla yürümüş gitmiştim. Ancak daha sonra aynı senenin temmuz ayında şuurlu bir şekilde tekrar bu ruhlar iklimini ziyâret ettim. Buraya, eski edebiyâtımızın büyük şâirleri Nedim ve Nâbî’nin mezarlarını ziyâret etmek maksadıyla gelmiştim. Kısa bir çaba neticesinde yeni okumaya başladığım eski edebiyâtımızın bu dev isimlerinin kabirlerini buldum ve ziyâret ettim. Takribî yarım saat devam eden bu ziyâretten sonra mezarlıktan ayrılırken benzersiz bir iç huzûru şeklinde kendini gösteren hisler, toprağa düşen tohumlar misâli kalbinim derinliklerine doğru çoktan düşmüşlerdi. Üç ay sonra İstanbul’a hukuk tahsili için geri geldiğimde ise bu hisler kalbimin derinliklerinde neşv ü nemâ bulmuş ve beni Karacaahmet Mezarlığı’nı, o benzersiz ruhlar iklimini ziyâret etmem için karşı koyulması güç bir tazyik ile icbar etmeye başlamışlardı. Ben de çâresiz ve bu çâresizliğimden memnun bir şekilde bu zorlamalara boyun eğerek bu ruhlar ikliminin yolunu tuttum. Ancak bu sefer burada medfun olduğunu öğrendiğim bir diğer meşhur dîvan şâiri Vâsıf-ı Enderûnî’nin kabrini bulmak istiyordum. Mezarlığın, birisi hem-şehrim olan, emniyetinden mes’ul iki vazifeli şahsın himmeti sâyesinde çökmüş mezarlar, kırılmış kitâbeler ve dar yolların arasından geçerek kitâbesi

“Mîr Vâsıf dem-i fevtinden olunca âgâh”

mısraı ile başlayan Vâsıf’ın mezarını bulmuştuk. Daha yaşarken bile

“Yârân n’ola bilmez ise şimdi kıymetin
Bir vakt olur ki Vâsıf’î dîvânı andırır”

diyerek kıymetinin bilinmediğinden şikâyet eden bu rind-meşreb ve eski şiirin kumaşına mahallî zevkleri nakşeden şâirin mezar taşı yerinden sökülmüş ve bir ağaca istinat ettirilerek günümüzün şekilsiz ve kaba mezarlarına malzeme olmak tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmıştı. Bu manzarayı gördükten sonra o gün, bu ruhlar ikliminden buruk bir iç huzûru ile ayrıldım.

-Enderunlu Vâsıf’ın Bir Ağaca Dayandırılmış Mezar Taşı-

*

  Sâkinleri dünyâ dağdağasından elini eteğini çekmiş ölülerden ibâret olan bu ruhlar ülkesini son olarak 2019 senesinin son günlerinde, soğuk ve yağmurlu bir zamanda ziyâret ettim. En son ziyâretimdeki hüzünlü manzara gözümün önünden gitmemişti. Zâten bu elim ve utanç verici manzarayı unutmam da kolay bir şey değildi. O Karacaahmet Mezarlığı ki hudutları içerisinde Nedim, Nâbî, Vâsıf gibi büyük şâirler, Mütercim Âsım Efendi, Sadullah Enverî Efendi gibi târihçiler ve daha niceleri lâhûtî bir sükût içerisinde uyuyorlardı. Bu büyük isimlerin birer san’at hârikası olan mezar taşları ta’mir eddip muhâfaza altına aldıktan sonra etraflarına onlara yakışır bir âbide dikmek neden kimsenin aklına gelmemişti? O Nedim ki şiirlerinde güzel bir İstanbul Türkçesi ile Lâle Devrini terennüm etmiş ve bize o devri vak’anüvislerden daha güzel ve daha canlı anlatmamış mıydı? Ancak şu an annesi  Sâliha Hatun ile berâber kötü bir bilgi yazısı yanında, yazılarının boyası dökülmüş mezar taşları ile bekliyordu. Aynı şekilde Vâsıf bir ağacın kenarına bırakılmış şâhidesi ile mahzun bir şekilde beklerde Mütercim Âsım Efendi de güzel bir mezar taşı ile ancak bu taşın kendisine âit olduğunu gösteren bir işâret levhası olmadan kendini insanlardan gizlemek isteyen eski zaman dervişleri gibi ziyâretçilerinin bir hayır duâsına teşne bir vaziyetteydi. Bu büyük isimler içinde sadece Nâbî şânına lâyık olan bir âbide altında uyumaktaydı. Mezarlığın sevimli ve himmetli iki vazifeli ismi, bu eski mezar taşlarının gizlice mezar şirketleri tarafından çalınıp yeni mezarların harcında kullanıldığını Vâsıf’ın mezarını aradığımız esnâda öfke ve nefretle söylemişlerdi. Bu büyük isimlerin mezarları da bir gün bu korkunç âkıbet ike karşı karşıya kalırlarsa ne olacaktı? Büyük şâir Nedim’in mezar taşı, zevksiz bir yeni mezarın harcını mı teşkil etmeliydi? Zehî gaflet…Vâh bize! Yazık bize!

   İşte bu acı verici hisler ile dolu bir şekilde Karacaahmet Mezarlığı’na bir kere daha geldim. Bu sefer Nedim, Nâbî, Vâsıf ve Âsım Efendilerin yanında büyük âlim Ali Fuad Başgil’in mezarını da ziyâret etmek istiyordum. Ali Fuad Başgil, hayâtımda örnek kabul ettiğim büyük şahsiyetlerin başında gelmekteydi. Bunda, hukuk tahsili görmemin ve talebesi olduğun İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin hocanın vazifeli olduğu fakülte olması müessir olmakla berâber asıl sebep başkaydı. Kısa bir müddet evvel Ali Fuad Hoca’nın “İlmin Işığında Günün Mes’eleleri”, “Demokrasi Yolunda” gibi ilmî kitaplarını okumuş ve bu kitaplardan her şeyden evvel hür düşünmeyi ve mes’elelere tenkîdî bir nazarla bakabilmeyi öğrenmiştim. İlâveten onun kemâl ve ilim ile dolu hayâtı, mücâdeleleri ve ilmî ahlâkı beni kendisine hayran etmişti. Bu yüzden bu  büyük hocamın kabrini ziyâret etmek ve bir vefâ borcunu îfâ etmek istiyordum. Nedim ve Nâbî gibi eski zaman efendilerinin kabirlerine uğrayıp onları ziyâret ettikten sonra bir vazifeliye hocanın mezarını sordum. Aldığım cevap ise gülünç olduğu kadar da acı verici idi. O şahıs, benim yeni vefat etmiş birisinin cenâzesine giden birisi olduğumu zannederek suâlime “Bugün mü vefat etti?”suâliyle karşılık verdi. Sözün kısası çeşitli yerlere mürâcaat ederek hocanın mezarını buldum. Ancak gördüğüm manzara karşısında hayretlere gark oldum.  Zîrâ hocanın kabrinin üzerinde dağdan yuvarlanmış bir kaya gibi şekilsiz ve kötü bir taş parçası durmaktaydı. Mezarın etrafını ihâtâ eden duvarın üzerinde Nurettin Topçu tarafından yazılmış olan “Kırk yıl Türk milletine ilim ve irfan aşılayan, ilmi âsârından, şahsı ilminden, kalbi âlemden büyük, Anadolu’nun asil evlâdı Ali Fuad Başgil burada Rabbi’nin eşiğine ulaştı. Rûhu için Fâtiha istiyor.” yazmamış olsaydı burayı iptidâî devirlerden kalma bir mezar zannetmek kâbildi. Biz ki asırlar boyunca san’atlı mezar taşlarımız ve mezarlıklarımız ile benzersiz bir ölüm mi’mârisi vücuda getirmiş bir millettik. Hayâtı boyunca Garp ilminin yanında millî ve ma’nevî kıymetlerimizi müdâfaa ederek yanlış Garplılaşma’ya karşı çıkan büyük âlim Ali Fuad Başgil’in mezarına, tıpkı Halil İnalcık hocamızın mezar taşı gibi eski tarz bir ulemâ mezar taşı koymak niçin hiç kimsenin aklına gelmemişti? O devirlerin siyâsî ve içtimâî şartları sebebiyle eski tarz bir mezar taşının yapılmamasının ma’zur görülmesi  mümkünse de niçin sâde bir mezar taşı yerine bu ucûbe tercîh edilmişti? Bu suâlin cevâbı meçhuldür. Ancak hocanın mezarına, kültür sâhasındaki yozlaşmayı temsil eder bir şekilde bu kayanın koyulması şüphesiz hazin bir tesâdüf olmuştur.

-Ali Fuad Başgil’in mezar taşı-

*

  Büyük millet olmak, şüphesiz âlimlerine onlar hayatta iken kıymet vermek kadar onların azîz vücutlarına da hürmette bulunmayı gerektirir. Bizim gibi dünyâ târihinde belki de misli olmayan bir ölüm mi’mârisi vücûda getiren bir millete yakışan hareket ise Ali Fuad Başgil gibi büyük bir âlimin mezârına, medeniyetimize yakışmayacak bir şekilde insanlığın ilk devirlerindeki seviyeden bile aşağı bir şekilde hareket ederek bir kaya parçası koymak değil,

Kökü mâzîde olan âtîyim”

diyen şâir gibi eski devirlerin büyük âlimlerinin mezar taşlarından ilham alarak güzel bir kabir meydana getirmektir.


Not: İlk fotoğraf Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın sitesinden iktibas edilmiş olup diğerleri şahsım tarafından çekilmiştir.

Ufuk Saz

Her hakkı mahfuzdur.

Şununla paylaşın: