-Medeniyetimize dâir-
Modernleşmeyi Anlamak

Modernleşmeyi Anlamak: Fransa, Rusya ve Türkiye

Giriş

  Ülkemizde Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü üzerine yapılan münâkaşalar bitmek bilmez ancak bu münâkaşaların kâhir ekseriyeti inanç, ideoloji ve basmakalıp ifâdelerin dar sığlığından bir türlü kurtulamaz. Esâsen bu münâkaşalar imparatorluk henüz hayatta iken dahi vardı. Tanzîmat devri münevverleri imparatorluk için çeşitli kurtuluş reçeteleri sunuyorlardı ancak belki onların bile dile getirmekten çekindiği hakîkat Osmanlı İmparatorluğu’nun ıslâhatlara rağmen modern devletler sistemi içerisinde hayatta kalmasının mümkün olmadığıdır. Netîcede imparatorluk kısa bir süre sonra yıkıldı ve devlet normal şartlarda yapılamayacak inkılâplar silsilesiyle bugünkü modern halini aldı.

  Dünya siyâsî tarihi incelediğinde devletin istihâlesi ve modern Türkiye’nin kuruluşu epey geç bir zamana rastlar. Yazıda bahse mevzû edilecek XIV. Louis’in Fransa’sı 17. yy’ın ortalarından îtibâren modernleşirken Büyük Petro’nun Rusya’sı da 18. yy’ın başında aynı vetîreyi yaşamıştı. Buradan hareketle 17. yy’ın ortalarından günümüze seçilen devletlerin değişim ve modernleşme hareketleri kıyaslamalı olarak ele alınacaktır. Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş ve Atatürk inkılâpları bu minvalde incelenecek, günümüzün kısa bir tahlili yapılacaktır.

14. Louis ve Modernleşme
-XIV. Louis-

Fransa

  Fransa’da IV. Henri (1589-1610) uzun ve yıkıcı dînî iç savaşlardan sonra monarşinin otoritesini sağladı. Devlet resmen Katolik kalmakla birlikte, Fransa’nın millî menfaatleri Papalığın menfaatlerinden hep ayrı düşünülmüştür. XIII. Louis’in saltanatı sırasında (1610-1643) kralın başvekili ve Kilise’nin kardinali olan Richelieu, orduyu merkezî otoriteyi kabul etmeyen kale ve şehirleri ortadan kaldırmada muvaffak olacak şekilde kullandı. Böylece, monarşi otoritesi Fransa’nın hemen hemen her yerinde ilk kez tam olarak sağlandı ve Fransız tipi mutlakıyetçi monarşi, Avrupa’nın modern hükûmet şekli olarak, muvaffakiyet kazandı; öteki devletlerce taklit edilecek bir model oldu.

  XIV. Louis devrinde (1643-1715) ise daha radikal değişiklikler yaşandı. XIV. Louis ortaçağa ait eski feodal serbestiyetlerin ülkeye karışıklıktan başka bir şey getirmeyeceğini anladı. Daha Westphalia Barışı(1648) sırasında toprağa bağlı soylular, Kral Naibi Mazarin’e karşı ayaklanmışlar, bir ara Paris’te kontrolü ele geçirmişler, Meclis’in (Etats-Genereaux) toplanmasını isteyerek, Fransa ile savaşmakta olan İspanya ordusunu dâvet etmişlerdi. 16. asrın din savaşları ve 1648 ayaklanmaları, Fransız halkına, toprak aristokrasisinin üstünlük iddialarına karşı kralın güçlü idâresini tercih etmeleri gerektiğini gösterdi. Bu şartlar altında, “devlet benim” diyecek kadar ileri gidecek olan XIV. Louis, sınıflar ve dinlerle bölünmüş bulunan Fransa’da bütünleştirici gücün millî monarşinin mutlakıyetçiliği olduğunu anlamıştır.

  XIV. Louis merkeziyetçi otoriteyi sağladıktan sonra orduya çekidüzen verdi. Daha önce ordu, bir cins “husûsî teşebbüs” gibiydi. Para ya da çeşitli siyasî gâyelerle istedikleri hükûmete hizmet eder vaziyetteydiler. Nitekim 1648 ayaklanmalarında soyluların yanında yer almışlardı. Dolayısıyla, bu askerlerin yaptıkları savaşlar devletin bir fiili değildi ve sık sık gâyesiz çapulcular mücâdelesine dönüşüyordu. XIV. Louis’nin bu sâhadaki en mühim muvaffakiyeti, savaşı devletin bir fiili şekline sokmasıdır. Bunun için Fransa’da her askerin yalnız kendisi için savaşmasını sağladı. Kendisi en tepede olmak üzere, tam bir askerî hiyerarşi, emir-komuta zinciri kurarak,askerlere tek tip üniforma giydirdi, sürekli oturacakları barakalar kurdurdu. Kısaca, orduyu tam bir disiplin ve kontrol altına aldı. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ordunun hâlâ belirli bir hânedana (Bourbon) bağlı kılınmasıdır. 19. ve 20. asırların “vatandaş-ordu” ya da “millet-ordu” anlayışı, ancak 1789 Büyük Fransız İhtilâli’nden sonra ortaya çıkacaktır.

Büyük Petro ve Modernleşme
-Büyük Petro-

Rusya

  18. asırda Büyük Petro (1682-1725) ve II. Katerina’nın (1762-1796) hükümdarlıkları devrinde Rusya’nın hikâyesi, garba doğru genişleme ve Garplılaşma çabalarını anlatır. Her iki monark da, Hollandalı, Alman ve İngiliz teknisyenlerinin Rusya’ya göç etmelerini teşvik ederek, hem orduyu hem de devlet mekanizmasını güçlendirmek istediler. Garb’ın üstün gücü, ancak onların sâhip olduğu vâsıtalar ve anlayışla denkleştirilebilirdi.

  Kısaca, Rusya’nın “Doğulu” yüzünün değiştirilmesinde ve bir Avrupa devleti haline getirilmesinde kararlıydılar. Sarayda Avrupa giysileri giyilmeye başlandı ve Kuzey Avrupa Protestan devletlerinde olduğu gibi, Kilise, monarşinin kontrolü altına alındı. Devlet ordunun ihtiyaçlarına göre idâre edilmeye başlandı. Urallar’da bir silah endüstrisi kuruldu ve Rusya’nın “Garplılaştığının” bir sembolü olarak, başşehir garba, St. Petersburg’a alındı. Çar Büyük Petro’nun “Büyük Kuzey Savaşı” (1700-1721) sonunda Letonya ve Estonya gibi iki mıntıka İsveç’ten alınarak, Rus gücü Baltık’a tam mânâsıyla yerleşti. Büyük Petro’nun öldüğü 1725 tarihine gelindiğinde, Rusya mühim bir Avrupa devleti olmuştu.

  Burada son olarak Ortaylı’nın bir tespitine yer vermek yerinde olacaktır. “Batılılaşma ve modernleşme sürecinde çok geç kalan Rusya, geçiş aşamalarını büyük adımlar atarak hızlandırmıştır. Rusya’da Batılılaşma Çar I. Petro ile başlamamıştır. Çünkü, çok daha önceleri Rusya seçkin sınıfında hümanizma ile birlikte, yeni çağın Avrupa kültürüne de eğilim duyulmuş ve Avrupalı yaşama biçimi her alana girmeye başlamıştır.” (1). Tespitten de anlaşıldığı üzere Rus cemiyetinin seçkin kesiminin Avrupalılaşması Büyük Petro’nun işini kolaylaştırmış ve aynı modernleşme devlet idâresi üzerinde de gerçekleştirilebilmiştir.

 

Osmanlı'da İçtimai Hayat

 

Türkiye

  Fransa 17. yy’ın ortasından îtibâren merkeziyetçi, modern, millete dayalı devletlerin ilki olarak tarih sahnesine çıkarken Rusya da yaklaşık yarım asır sonra bu paradigma değişimine ayak uydurdu. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise değişim isteyen küçük azınlığın varlığına karşın büyük bir muhâfazakâr cephe bulunuyordu. Elbette bu büyük muhâfazakâr cephenin haklı yanları da vardı. Kendilerine şimdiye kadar güç vermiş olan eski idâre modeli ve anlayışının gelecekte de işleyebileceğini düşünüyorlardı. Paniğe kapılmak ve ıslâhatlara girişmek için bir sebep görmüyorlardı. İmparatorluk bugününden memnun istikbalinden ümitli bir durağanlık içerisine girdi.

  Esâsen o tarihten yaşanan paradigma değişiminin netîcelerini görmek zordu ve Osmanlılar birkaç şahsi deneme hariç eski sistemle devam etmeye karar verdiler. Habsburglara karşı St. Gothard’da (1664) alınan ilk mağlubiyet ordunun ve askerlik bilgisinin geri kaldığını açık bir şekilde gösterdi. Bu mağlubiyetten yaklaşık yarım asır sonra Rocheford adlı bir Fransız subayının yazdığı “Bâb-ı Åli Hizmetinde Bir Ecnebi Askeri Mühendisleri Kıtası Teşkili” başlıklı rapor Garplılaşma mevzuunda Sadaret’e sunulan ilk vesîka olarak tarihe geçti. Modernleşme hareketleri ufaktan da olsa başlamıştı ancak bu modernleşme Tanzîmat’a kadar umûmiyetle askerî sâhada kalacak onlar da çok azı hariç muvaffak olamayacaktı.

  Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve yeni paradigmaya ayak uyduramamasının kökenleri Kânûnî Sultan Süleyman’ın iyi niyetli toprak reformuna kadar götürülebilir. Osmanlı toprak sisteminin temel müesseseleri olan has, zeâmet ve tımar dağıtımı, mahallî seviyede görülen aksaklıkların giderilmesi gâyesiyle mahallî otoritelerden alınıp merkezin tasarrufuna bırakıldı. Bu davranış, o devirde Garbî Avrupa’da merkezî otoritenin güçlenmesi yolunda ve bilhassa Fransa’da ortaya çıkan merkezîleşme vetîresiyle yakın bir benzerlik gösteriyordu. Bu bakımdan, yenilikçi bir hareket olarak değerlendirilebilir ama Osmanlı İmparatorluğu’nda bu toprak dağıtımı, zamanla iddiaların haklılığından çok, merkezde, Saray’da çevrilen dolaplara mevzû oldu ve rüşvet alma gibi gâyelerle yapılmaya başlandı. Böylece, Kânûnî Sultan Süleyman’ın maksadının aksine, Osmanlı devletinde büyük toprak sâhipliğinin ve bunun üzerinde de irsiyet ve mîras hakkının doğduğu görülüyor. Şüphesiz bütün bunlar yeni paradigmanın getirdiği merkeziyetçiliğin tam tersine hareketlerdi.

2. Osman
-II. Osman-

  Tam tersine hareketlerin meydana geldiği bir başka sâha askeriyedir. Fransa bahsinde temâs ettiğimiz bir cins “husûsî teşebbüs” olan ordunun, XIV. Louis devrinde merkeze bağlandığını ve disiplin altına alındığını görmüştük. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise ordu, 16.yy’ın ortalarına kadar merkeze bağlı ve disiplinli bir yapıda görünmektedir ancak bu asrın ortalarından îtibâren yeterli sayıda seferin yapılmamasından aylak kalan ve iktisâdî vaziyetin kötülüğünden dolayı maaşlarını düzenli alamayan yeniçerilere zanaatkârlık yapma izni verilmiş ve böylece ticâret hayatına atılan ve İstanbul tüccarlarıyla kaynaşan ocağın savaşma hevesi ve disiplini kaybolmuştur. Ayrıca, Kânûnî Sultan Süleyman devrinde evlenmelerine izin verildiğinden, yeniçeri ocağı bir de babadan oğula geçen bir mâhiyete kavuşmuştur. Dolayısıyla, 16. asın sonlarına doğru yeniçeriler karışıklık çıkaran ve yıkıcı isteklerde bulunan bir ocak şekline dönüştü. Örneğin, 1589’da değeri düşürülen parayla maaşları verilince ayaklanarak Topkapı Sarayı’na kadar girdiler ve Divan toplantıdayken padişahtan mevcut halden mesul vazîfelilerin kafalarını istediler. Bu isteğin yerine getirildiğini söylemek, devletin içine düştüğü vaziyeti anlamaya kâfidir. Yeniçerilerin istekleri ileride gittikçe artacak 1622’de padişah II. Osman’ın bir ayaklanmayla öldürülmesi ile tamamen kontrolden çıkacaktı.

  Hiç şüphesiz modern devletler sistemine ayak uydurmak için yapılan inkılâplar karşısında halkın ve seçkinlerin tutumu mühim bir yer tutuyordu. Fransa bir Avrupa devleti olarak reform ve aydınlanma hareketlerini benimsemekte zorlanmadı ve bu hareketlerle birlikte idârede de paradigma değiştirerek kendini yeniden yarattı. Rusya’da ise Ortaylı’nın tespitine bir kez daha atıf yapmak gerekirse, seçkinler Avrupa’daki aydınlanmaya ilk baştan îtibâren hayranlık duymuşlar ve takip etmişlerdir. Seçkinlerin hayatında görülen bu modernleşme biraz gecikmeyle Rus idâre hayatına da sirâyet etmiş ve Rusya da paradigma değişimine ayak uydurmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise modernleşme yanlısı seçkinler ve devlet adamları ancak Tanzîmat’tan (1839) sonra ortaya çıkabilmiştir. Ortaya çıkan bu kesimin modernleşmeyi sırf rejime indirgemeleri ve meşrûtiyetin bütün meseleleri çözeceğine dâir kof düşünceleri Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu getirmiştir. Netîcede Osmanlı İmparatorluğu’nun bir türlü gerçekleştiremediği idâredeki inkılâplar, fevkalâde şartlar altında ve Atatürk liderliğinde gerçekleştirilecekti.

Mustafa Kemal Harp Okulu'nda
-Mustafa Kemal’in Harp Okulu’na adım attığı ilk gün (1899)-

  Atatürk yaşadığı şehirler, tesiri altında kaldığı fikir adamları ve tahsili göz önüne alındığında Garp ile her zaman temas içerisinde olmuştu. Atatürk’ün henüz Harp Akademisi’nde talebeyken “Vatan” isimli gizli bir grup kurduğu ve bu gruba ait bir gazete çıkardığı bilinir. Gazetede imparatorluğun yaşadığı meseleler, yabancı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerine kurduğu tezgâhlar ve Garp’daki felsefî, ilmî inkişaflar üzerine çıkan yazıları esâsen Atatürk’ün nasıl bir zihniyete sâhip olduğunu gösterir mâhiyettedir.

  Tarihin seyri içerisinde Atatürk fikirlerini tatbik edebileceği yeni bir devlet kurma imkânına kavuştu. Atatürk’ün yaptığı ilk ve en büyük inkılâp monarşinin kaldırılması (1922) oldu. Yukarıda gördüğümüz örnek devletlerin rejimleri de monarşiydi ve paradigmaya ayak uydurmak için rejimi değiştirmek gerekmiyordu ancak iki sebep bu değişimi zorunlu kıldı. Birincisi Fransa’da geçen seneler içerisinde Fransız İhtilali (1789-1799) ortaya çıkmış ve cumhuriyet rejimine geçilmişti. Atatürk de Fransız İhtilali’nin gerçekleşmesine zemin hazırlayan Jean-Jacques Rousseau ve François Marie Arouet (Voltaire) gibi filozofların tesiriyle bu rejimde karar kıldı. İkinci ve daha mühim olan sebep ise Osmanlı padişahlarının aynı zamanda halîfe unvanını da taşımasıydı. Halîfeliğin Osmanlı soyuna geçtiği 1516’dan beri dört yüz sene geçmiş ve padişahların aynı zamanda dînî bir hüviyet taşıdığı halkın şuuraltında yer etmişti. Yani örnek ülkelerde olduğu gibi dinin hudutlandırıldığı ve monarşinin muhâfaza edildiği bir idâre mümkün değildi.

Ankara Ulus Meydanı
-Ankara Ulus Meydanı (1923)-

  Kurulan yeni devlete şüphesiz bir başşehir lazımdı. 13 Ekim 1923’te Ankara başşehir ilan edildi. Türkiye Cumhuriyeti’ni Osmanlı İmparatorluğu’nun halefi olarak görecek olursak bu tam da Rusya örneğinde gördüğümüz bir başşehir değişimine işaret ediyordu. St. Petersburg gibi Ankara’da baştan yaratıldı ve modernleşmenin sembolü oldu. İstanbul’un monarşiyi ve eski İslâm mîrasını hatırlatan havası bu şehirden vazgeçilmesinin en temel sebebiydi.

  Ankara’nın başşehir ilan edilmesinden kısa bir süre sonra 3 Mart 1924’te modernleşme adına mühim bir adım daha adıldı ve üç kânun çıkarıldı. Bu kânunlara göre Türkiye Cumhuriyeti’nde millet işleriyle ilgili kânunları yapma ve icrâ salâhiyeti Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu hükûmete verildi. Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmış oldu. Türkiye içindeki, bütün ilim ve tedris müesseseleriyle, bütün medreseler Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Halîfe, vazîfesinden uzaklaştırıldı ve hilâfet makamı kaldırıldı. Uzaklaştırılan halîfe ve Osmanlı hânedanının bütün mensuplarına Türkiye Cumhuriyeti devletinde oturma hakkı süresiz olarak yasaklandı. Bütün bu kânunlar Türkiye’nin laik bir devlet olacağının işaretleriydi. Şer’iye ve Evkaf Vekâleti yerine Diyanet İşleri Reisliği’nin kurulması da esâsen devletin dini kontrol altına alması olarak açıklanabilir.

  Mukâyese ettiğimiz devletlere geri dönersek Rusya’da da aynı vetîre yaşanmış ve Kilise monarşinin kontrolüne girmişti. Fransa’da ise daha önce bahsettiğimiz, XIII. Louis’in saltanatı sırasında (1610-1643) kralın başvekili ve Kilise’nin kardinali olan Richelieu, menfaatleri gerektirdiği zaman, Otuz Yıl Savaşlarında olduğu gibi, Alman Protestanları’nın yanında yer almaktan geri kalmadı. Husûsî hayatında çok dindar bir monark olan XIV. Louis devrinde de (1643-1715) “Fransız Kilisesi”nin Roma Kilisesi’nden müstakil olduğu müdâfaa edildi. Bu iddia hiç şüphesiz XIV. Louis’in Papalık’tan  müstakil siyaset izleyebilmesi için ortaya atılmıştı. Hülâsa Fransa Kilise’yi şeklen monarşinin kontrolüne almamıştı ancak pratikte Kilise’nin devlet siyaseti üzerinde hiçbir tesiri yoktu. Otuz Yıl Savaşlarında Protestanlar’a verilen destek menfaatlerin dinin önüne geçtiğini göstermesi bakımından mühimdir ve ileride modern devletlerin başlıca husûsiyetlerinden biri haline gelecektir.

  Türkiye bahsi geçen bu üç kânunla modern devlet olma yolunda sağlam bir adım atmış oluyordu. Türkiye’de laikliğin tam mânâsıyla yer etmesi 1928’de Anayasa’dan “Türkiye Devleti’nin dini İslâm’dır.” hükmünün çıkarılması ve 1937’de laiklik ilkesinin Anayasa’ya dahil edilmesiyle sağlanmıştır.

 

Atatürk ve Modernleşme

 

  İnkılaplar bununla da mahdud kalmadı. Devlet idâresi modernleşmişti ancak idâreyi tatbik edecek vatandaşların da modernleşmesi gerekiyordu. 1925’te Şapka Kânunu, 1934’te Kılık Kıyafet Kânunu çıkarıldı. Kânunlar insanların kıyafetlerine karışmaktan ziyade modernleşmenin zihinlere yerleşmesi maksadıyla yapılmıştı. Rusya’nın sarayda Avrupalı kıyafetleri giydirmesinin geniş çaplı bir benzeri Türkiye’de de tatbik edilmiş oldu. Ehemmiyetinden ötürü burada zikretmem gereken bir modernleşme hareketi de Büyük Petro’nun Urallar’da kurduğu silah endüstrisinin bir benzerinin Atatürk tarafından Kırıkkale’de kurulmasıdır(2). Harp teknolojilerinde modern devletleri yakalamak maksadıyla kurulan fabrikalar geçen on senede meyvelerini vermiş ve Türkiye bu fabrikalardan mühim kâbiliyetler kazanmıştır.

  Şüphesiz bahsetmediğimiz daha birçok inkılâp yapıldı. Hepsi az ya da çok modernleşmeyle alakalıydı ve ana motivasyonunu bu düşünce oluşturuyordu. Elbette inkılâplara tepkiler de oldu. Başta Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgeleri olmak üzere çeşitli ayaklanmalar çıktı. Esâsen bu mıntıkalarda iktisâdî hayatı ve toprakları aşîret liderleri kontrol ederken dînî hayatı da şeyhler kontrol ediyordu. Her ne kadar kendileri İslâmcılık ve Kürtçülük motivasyonuyla isyan ettiklerini söyleseler de modernleşmenin menfaatlerine dokunduğu bir hakîkattir. Aşîret liderleri Fransa’daki feodal beylerin bir benzeriydi. Şeyhler ise dinin devlet idâresinden çıkarılması ve cemiyet hayatında dinin tesirinin azalmasından endişeliydi. Ayaklanmalar bastırıldı ve devlet otoritesi sağlandı.

 

Atatürk ve 10. Yıl Nutku

Netîce

  Fransa’nın başlattığı ve yukarıda anlattığımız paradigma değişimiyle modern devletlerin müşterek bir takım husûsiyetleri olduğu görülmektedir. Bunlar:

  1. Merkeziyetçilik (Devlet otoritesinin ülke toprakları üzerinde tam olarak sağlanması ve hiçbir siyâsî, iktisâdî, dînî, içtimâî grupla otoritenin paylaşılmaması.)
  2. Millete dayalı devlet anlayışı
  3. Laiklik (Devletin şeklen laikliği benimsememesine rağmen menfaatlerini, dînî gerekliliklerin önüne koyması da bu şümûldadır.)
  4. Devletin menfaatlerini koruyan profesyonel ve modern bir ordu
  5. Teknoloji üreten ya da en azından var olan teknolojiye ayak uydurabilen ilmî kâbiliyet

  Osmanlı İmparatorluğu maddeleriyle verilen bu paradigma değişimine ayak uyduramadığı için çökerken genç Türkiye Cumhuriyeti ise paradigma değişimini fark eden Atatürk liderliğinde hatalardan ders çıkartılarak kuruldu. Devletin, Atatürk’ün ölümünden sonra onun yolunu takip ettiği ya da Atatürk’ün halkı tarafından anlaşıldığı bugünden mâzîye bakıldığında söylenemez. Atatürk’ün bıraktığı mîras ilk darbeyi şüphesiz Amerikan yardımlarıyla yedi. Cumhuriyet’in kazandığı bütün teknolojik kâbiliyetler bir kenara bırakıldı. Uçak fabrikaları başta olmak üzere birçok fabrika kapatıldı ya da yüksek teknoloji gerektirmeyen görece ehemmiyetsiz sâhalarda kullanılmaya başlandı. Bu darbenin beşinci maddeye doğrudan dördüncü maddeye dolaylı olarak zarar verdiği görülmektedir.

  İkinci darbe PKK terörü sayılabilir. Ülkenin bilhassa bazı kısımlarında kontrol kaybedildi. Otoritenin giremediği dağlar, şehirler, mahalleler oluşmaya başladı. Üstüne üstlük PKK problemini çözmek için mıntıkadaki aşîret ve din liderleri bir otoriteymiş gibi devlet tarafından kabul gördü. Mıntıkadaki aşîretlerle pazarlık yapıldı. Problemi çözmek için çıkılan yolda devletin yanlış metodları zâfiyeti daha da arttırdı. Böylelikle birinci madde zarar görmüş oldu.

  Üçüncü darbe cemâat ve tarîkatların devlet içerisinde kadrolaşmasıyla geldi. Devlet otoritesi çeşitli cemâat ve tarîkatlar arasında paylaşıldı. Öyle ki bir müesseye girebilmek için belli bir cemâat ya da tarîkatın üyesi olma şartı arandı. Gülencilerin doğrudan devlet idâresini teslim almaya yönelik girişimi zor da olsa engellendi. Birinci ve üçüncü maddelerin zarar görmesi bir yana devletin bekâsına kast edildi.

  Türkiye bir zamanlar paradigma değişimine ayak uydurmuş modern bir devlet iken bugün niçin bu hale düşmüştür? Yaşanan darbe girişimine rağmen Gülencilerden dolayı bütün cemâat ve tarîkatların suçlanmaması gerektiğini söyleyen İslâmcıları ve Atatürk’ün zeybek oynayışını ağlayarak anlatan Kemalistleri izlemeden önce bir kez daha düşünün. Yazımı Atatürk’ün bir sözüyle bitiriyorum:

“Biz her görüş açısından medenî insan olmalıyız. Çok acılar gördük. Bunun sebebi dünyanın vaziyetini anlamayışımızdır. Fikrimiz, düşüncemiz, tepeden tırnağa kadar medenî olacaktır. Şunun bunun sözüne ehemmiyet vermeyeceğiz. Bütün Türk ve İslâm âlemine bakın; düşüncelerini, fikirlerini medeniyetin emrettiği değişiklik ve yükselmeye uydurmadıklarından ne büyük felâket ve ıstırap içindedirler. Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız, en nihayet son felâket çamuruna batışımız bundandır. 5-6 sene içinde kendimizi kurtarmışsak zihniyetlerimizdeki değişmedendir. Artık duramayız. Mutlaka ileri gideceğiz; çünkü mecburuz. Millet açıkça bilmelidir, medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona kayıtsız olanları yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz medeniyet ailesinde lâyık olduğumuz yeri bulacak ve onu koruyacak ve yükselteceğiz. Refah, mutluluk ve insanlık bundadır.”(3).

Kaynakça

(1) İlber Ortaylı, "Batılılaşma Sorunu", Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, cilt.1, İstanbul (1983) s. 136; Cyril E. Black, Çağdaşlaşmanın İtici Güçleri, (çev. Fatih Gümüş), Ankara, 1986, s. 104.
(2) Atatürk devri harp sanayii için bknz. https://www.altayli.net/ataturk-devri-harp-sanayii-1920-1938.html
(3) Mustafa Selim İmece, Atatürk'ün Ş.D.K. ve İ.S., S. 18
Tarihi hadiselerin yazımında şu kitap ana kaynak olarak kullanılmış ve bazı kısımlarda metnin dili orijinal Türkçeye çevrilerek doğrudan iktibaslar yapılmıştır: “Oral Sander, Siyasi Tarih, cilt 1, İmge Kitabevi, Ankara, 2017

Ömer Faruk Fidan

Her hakkı mahfuzdur.

Şununla paylaşın: