-Medeniyetimize dâir-
Nazîre ve Fuzûlî ile Nedîm’in İki Gazeli

Nazîre ve Fuzûlî ile Nedîm’in İki Gazeli

  Dîvan edebiyâtı yâhut İslâm medeniyeti içerisinde inkişâf eden yüksek zümre edebiyâtı, Tanzîmat devrinden Cumhuriyet devrine kadar zaman zaman tenkit oklarının hedefi olmuştur. Başta Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Recâizâde Mahmud Ekrem olmak üzere birçok edebiyatçı, dilinin birçok Farsça ve Arapça kelime ihtivâ ettiğini, şâirlerin mütemâdiyen içki, meyhâne ve sevgiliden bahsettiğini, gerçek hayattan ve cemiyetten kopuk olduğunu ve birçok şâirin söz san’atları için ma’nâyı fedâ ettiğini söyleyerek onu şiddetli bir şekilde tenkit etmiştir. Bu tenkitlerin bir kısmı, Garp medeniyetinin dâhilinde doğmaya başlayan yeni edebiyâtı ve yeni dünyâ görüşünü yerleştirmek maksadıyla tevcih edildiği için ilmîlikten ve mantıktan mahrum olsalar da tamâmen yanlış ve hakikatten uzak değillerdir; içlerinde hiç şüphe yok ki doğru hükümler de vardır.

  Dîvan edebiyâtını tenkit eden edebiyatçıların ona tevcih ettikleri tenkit oklarından bir tânesi de onun orijinallikten mahrum ve tamâmen taklide dayalı bir edebiyat olduğu iddiâsıdır. Onlara göre dîvan edebiyâtı tamâmiye İran edebiyâtını taklit ederek teessüs etmiş bir edebiyattır ve şâirler, asırlar boyunca nazirelerle birbirlerinin söylediklerini farklı şekilde ifâde etmeyi tercih etmişler; farklı bir eser vücuda getirememişlerdir. Bu iddiâ, umumi vechesiyle doğru olmakla berâber elbette ki eksiktir ve îzâha muhtaçtır.

  Evvelâ şunu söylemek gerekir ki Türk dîvan edebiyâtı, gerçekten de İran edebiyâtının taklit edilmesi suretiyle meydana gelmiş bir edebiyattır ve bu gâyet de tabîîdir. Zîrâ İslâm dinini umumiyetle İranlı müderrisler vâsıtasıyla öğrenen Türkler, onlardan sâdece dini değil, İran dilini, şiirini, mûsikîsini, tek kelimeyle İran kültürünü de öğrenmişlerdir. Bir müddet yeni bir edebiyat vücuda getirmeyen Türkler, bu medeniyetin te’siriyle eserler vermeye başladıklarında karşılarında Rûdekî, Firdevsî, Sa’dî-i Şîrâzî, Mevlânâ, Hâfız-ı Şîrâzî ve Hayyam gibi büyük isimleri yetiştirmiş İran edebiyâtını buldular ve onu kendileri için örnek kabul ettiler. O devir için bundan daha tabîî bir şey olamazdı. Bu taklit, bir müddet sonra büyük ölçüde terk edilmiş ve millî hususiyetleri hâiz bir edebiyat vücuda gelmiştir. Ancak ne yazık ki kullandığı dil Arapça ve bilhassa Farsça ile olan yakın münâsebetini hiçbir zaman terk edememiş, bu yüzden de taklit ithamından kurtulamamıştır.

  Şâirlerin asırlar boyunca birbirlerini taklit ettikleri iddiâsına gelince bu iddiâ da umumî vechesiyle doğru olmakla berâber eksiktir. Bu eksiklik, nazire mefhumunun ne olduğunun anlaşılması ile kapatılabilir. Bir edebiyat ıstılâhı olarak nazîre, herhangi tanınmış bir şâirin gönüllere hoş gelip, dudaklarda dolaşan bir şiirine çok benzer, bir başka şiir söylemektir;(1) şâirin, beğendiği bir şiiri aynı vezin ve kâfiye ile tekrar yazarak yeni bir şiir vücuda getirmesidir. Nazîre, ikinci ve üçüncü sınıf şâirler elinde gerçekten bir taklit vâsıtasına dönüşmüştür, bu yüzden hemen hemen aynı şeyi ifâde eden birçok şiir meydana gelmiştir. Ancak birinci sınıf şâirler elinde bir “bütünleyiş”tir; kısaca: “Bu şiir, öyle söylenmek, böyle söylenir!” mâhiyetinde bir “iddiâ”dır.(2) Usta şâirlerin nazîreleri, diğerleri gibi taklitten ibâret değildir. Meselâ gerek Arap gerek İran gerekse Türk edebiyâtında birçok Leylâ ve Mecnun mesnevisi yazılmıştır. Ancak Fuzûlî’nin bunlara cevâben yazdığı mesnevi, taklit denilemeyecek kadar güzeldir. Bu yüzden nazîre denilince akla sâdece taklit gelmemelidir. İlâveten nazîre yazmak, yeni şâirler için de bir nev’i mektep vazifesi de görmüştür. Şiire heveskâr gençler, usta şâirlere nazîreler yazarak kendilerini geliştirme fırsatı bulmuşlardır. Üstad Yahyâ Kemâl, hâtıralarında gençliğinde Muallim Nâcî’nin gazellerini tahmis ve tanzir ettiğini söyledikten sonra “Eskilerin bu tahmîs ve tanzîr usûlü, bir çırak için iyi bir atölye idi.”(3) diyerek bu noktaya dikkat çekmiştir. Hülâsa nazîre, usta şâirler için bir bütünleyiş, genç şâirler için bir mektep ve kötü şâirler için bir taklit vâsıtasıdır.

*

  Nazîrenin usta şâirler için bir bütünleyiş olduğuna yukarıda temas edilmişti. Gerçekten de onların yazdıkları nazîrelerde bir taklit kokusu hissedilmediği gibi kendi şahsiyetlerinden kattıkları hususiyetlerin te’siriyle bir orijinallik de dikkati çeker. Meselâ Fâtih Sultan Mehmed’in

“Sâkiyâ mey ver ki bir gün lâle-zâr elden gider
Çün erer fasl-ı hazân bâğ u bahâr elden gider”

matlaı ile başlayan gazeline Ziyâ Paşa tarafından nazîre olarak yazılan ve

“Görmeden âsâr-ı nîsânın bahâr elden gider
Güller âhir râm olur ammâ hezâr elden gider”

beyti ile başlayan gazel,üslup, ma’nâ ve ruh bakımından ne kadar da farklıdır. Bu hususu daha iyi anlamak için bu makâlede, Nedîm’in Fuzûlî’nin bir gazeline yazdığı nazîreyi ve asıl şiiri mukâyese etmeye çalışacağım.

*

A)Fuzûlî’nin Gazeli

(4)Hayret ey büt sûretin gördükde lâl eyler meni
Sûret-i hâlim gören sûret hayâl eyler meni

Mihr salmazsan mana rahm eylemezsen munca kim
Sâye tek sevdâ-yi zülfün pây-mâl eyler meni

Zâ’f-i tâli’ mâni’-i tevfîk olur her nice kim
İltifâtın ârzû-mend-i visâl eyler meni

Men gedâ sen şâha yâr olmak yoh ammâ n’eyleyim
Ârzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler meni

Tîr-i gamzen atma kim bağrım deler kanım döker
Akd-i zülfün açma kim âşüfte-hal eyler meni

Dehr vakf etmiş beni nev-res cevânlar ışkına
Her yeten meh-veş esîr-i hatt u hâl eyler meni

Ey Fuzûlî kılmazam terk-i tarîk-i ışk kim
Bu fazîlet dâhil-i ehl-i kemâl eyler meni

Gazelin Hülâsaten Açıklaması
1)Ey put gibi güzel sevgili, senin sûretini gördüğüm zaman benim hayretten dilim tutuluyor. Benim o hâlimi görenler, beni bir suret zannediyorlar.
2)Senin saçların beni gölge gibi ayaklar altında ezdiği hâlde sen bana acımazsın ve bana sevgini salmazsın. (Burada saçtan (zülf) maksat kesret yani vahdetin zıddı olan çokluk âlemidir. Fuzûlî burada ben kesret âleminin her türlü sıkıntısı ile perîşan olduğum hâlde Allâhım bana neden yardım etmiyorsun? demek istiyor. Görüldüğü gibi bu gazel mutasavvıfâne bir gazeldir.)
3)Senin bana karşı olan iltifâtların beni vuslat arzusuna düşürüyor. Ancak tâlihimin zayıflığı, buna muvaffak olmaktan beni menediyor.
4)Benim gibi bir dilencinin senin gibi bir şâha yâr olması mümkün değildir. Ancak ne yapayım ki bu arzu, bu imkânsız düşünce benim başımı döndürüyor.
5)Yan bakış okunu atma. Zîrâ bu ok bağrımı deler, kanımı döker. Saçının düğümünü açma, yoksa perîşan olurum. (Yan bakış oku (gamze), âşıkı vahdetten geri çeviren imtihan vesileleridir. Saç ise kesrettir.)
6)Felek beni yeni yetişmiş gençlerin aşkına bağlamış. Her gelen beni yüzündeki bene ve ayva tüylerine esir ediyor.
7)Ey Fuzûlî, ben aşk yolunu terk etmem. Zîrâ bu fazilet beni olgun insanların arasına dâhil eder.

*

B)Nedîm’in Gazeli

(5)Bûs-ı la’lin şöyle sîrâb-ı zülâl eyler beni
Kim gören âb-ı hayât içmiş hayâl eder beni

Şâire söz bulmağa minnet ne ammâ neyleyim
Âh kim hayret seni gördükçe lâl eyler beni

Sevdiğim câm-ı meye hâcet nedir la’l-i lebin
Bir şeker-handeyle mest-i bî-mecâl eyler beni

Bâğda zülf ü ruhun andıkça bu kimdir deyü
Sünbül ü gül biri birinden su’âl eyler beni

Nükhet-i zülfünle geldikçe nesîm-i nev-bahâr
Turra-i sünbül-sıfat âşüfte-hâl eyler beni

Nâ-tüvânım şöyle çeşmin hasretinden kim gehî
Sâye-i müjgân-ı âhû pâymâl eyler beni

Gerdişin gördükçe sâkî-i mülâyim-meşrebin
Ârzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler beni

Hasret-i çeşminle ben hâk-i siyâh olsam dahi
Baht âhir sürme-i çeşm-i gazâl eyler beni

Arz-ı hâlim çok efendim hâk-i pâ-yi devlete
Lütfun ammâ bî-niyâz-i arz-ı hâl eyler beni

Ben kulun lâyık değildir vaslına ammâ yine
İltifâtın ârzû-mend-i visâl eyler beni

Güldürür yâ ağlatır yâ lûtfeder yâhûd itâb
Hâsılı neylerse ol ruhsâr-ı âl eyler beni

Yâridir ol kadd ü haddin kim müdâmâ bâğda
Vâlih-i gül-gonce hayrân-ı nihâl eyler beni

Gûyiyâ bilmez efendim bende-i dîrînesin
Kim Nedîmâ bu mudur deyü su’âl eyler beni

Gazelin Hülâsaten Açıklaması
1)Ey sevgili, la’l taşına benzeyen kırmızı dudaklarını görmek beni o kadar suya doymuş bir hâle getirir ki beni görenler âb-ı hayat içtim zannederler.
2)Şâir için söz bulmak kolaydır. Ancak âh neyleyim ki seni görünce hayret beni dilsiz bir hâle getirir.
3)Sevdiğim içki kadehine ne ihtiyaç var? Senin la’l taşı gibi kırmızı dudakların bir tatlı gülüşle beni dermansız bir sarhoş hâline getirir.
4)Bağda saçlarını ve yüzünü andıkça sümbül ve gül, bu kimdir diye beni birbirlerine sorarlar.
5)Yeni bahar rüzgarı senin saçının kokusuyla geldikçe beni, senin sümbüle benzer kâküllerin gibi perîşan eder.
6)Senin güzel gözlerinin hasretiyle o kadar güçsüz bir hâle geldim ki bazen âhuların kirpiklerinin gölgesi bile ezip geçer.
7)Mülâyip meşrepli içki sunan kimsenin ortada gezinmesini gördükçe aklıma gelen istekler, beni imkânsız bir fikir ile perîşan bir hâle getirirler.
8)Ben senin gözlerine olan hasretimle siyah toprak olursam ne olur? Bahtım en sonunda beni senin ceylan gözlerine sürme yapar.
9)Yüce toprağına arz-ı hâlim çoktur efendim. Senin lütfun beni arz-ı hâl ihtiyâcından vâreste eder.
10)Ben kulun seninle kavuşmaya lâyık değildir ancak iltifâtın beni vuslata istekli bir hâle getirir.
11)Ya güldürür ya ağlatır ya lütfeder. Kısacası bana ne yaparsa o kırmızı yanak yapar.
12)Gül goncası sevgilinin yanağının, fidan da boyunun dostudur. Bağda onları ne zaman görsem beni şaşırtır, hayran bırakırlar.
13)Sanki efendim eski kulunu bilmez de beni Nedîm bu mudur diye sorar durur.

*

C)İki Gazelin Mukâyesesi ve Netice

  Mukâyeseye mevzu olan ilk gazel Fuzûlî tarafından söylenmiş ve takribî iki asır sonra bu gazele Nedîm tarafından bir nazîre yazılmıştır. Fuzûlî’nin gazeli dîvan şiirinin müşterek kelime hazinesi ile söylenmiş olmakla berâber yer yer “men, munca ve tek” gibi Azerî Türkçesine âit bazı kelimeler de mevcuttur. Gazel âşıkâne bir üslupla söylenmiştir. Ancak burada terennüm edilen aşk beşerî değil, tasavvufî bir aşktır. Bu yüzden gazelde geçen “zülf, ruh ve vuslat” gibi kelimeler tasavvufî ma’nâlarıya berâber değerlendirilmelidir. Fuzûlî ilâhî aşk ile bağrı yanmış bir âşıktır; sâliktir. O, bu dünyâya gelerek Tanrı meclisinden ayrılmış; vuslattan mahrum kalmıştır. Bu yüzden bu gazelde ve neredeyse bütün gazellerinde bunu terennüm etmektedir. Nedîm’in gazeli ise tanzir edilen gazelden neredeyse tamâmiyle farklıdır. Evvelâ Nedîm’in dilinden yer yer oldukça güzel bir İstanbul Türkçesi kokusu duyulmaktadır ki gâyet tabîîdir. Zîrâ Nedîm İstanbul çocuğudur; İstanbul şâiridir. Nedîm’in nazîre olarak yazdığı gazel tıpkı Fuzûlî’nin gazeli gibi âşıkânedir. Ancak onun aşkı tasavvufî aşk değildir, beşerî aşktır. Bu yüzden gazelde tasavvufî bir ma’nâ yoktur. Onun sevgilisi karşısındadır. Bu yüzden Fuzûlî gibi çok fazla ayrılık acısından bahsetmez. Ayrıca Nedîm’in gazelinde oldukça güzel, sevimli ve çapkın bir edâ vardır. Kısacası Fuzûlî’nin mutasavvıfâne bir edâ ile söylediği gazeli, Nedîm’in elinde tamâmen kıyâfet değiştirmiş; farklı bir şekle girmiştir. Usta şâir Nedîm, başka bir usta şâir olan Fuzûlî’nin gazelini hârika bir şekilde bütünlemiştir. Öyle ki Fuzûlî’nin gazelinde ayrılık kokan

“Ârzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler meni”

mısraı Nedîm’in gazelinde bambaşka bir hâle girmiştir. İşte büyük ustaların elinde nazîre bu kadar sihirli ve güzel neticeler vermektedir.

Ufuk Saz

Her hakkı mahfuzdur.

Notlar
(1)Nihad Sâmî Banarlı, Edebiyat Sohbetleri, Kubbealtı Neşriyat İstanbul-2016 s.188
(2)Nihad Sâmî Banarlı, Edebiyat Sohbetleri, Kubbealtı Neşriyat İstanbul-2016 s.188
(3)Yahya Kemal, Çocukluğum Gençliğim Siyâsî ve Edebî Hatıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul-2018, 97
(4)İsmail Parlatır, Fuzulî Türkçe Divan, Akçağ Yayınları Ankara-2014, s.362-363 (İlâveten Ali Nihad Tarlan'ın Fuzûlî Dîvânı Şerhi'nden istifâde edilmiştir.
(5)Muhsin Macit, Nedîm Dîvânı, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları Ankara-2016, s366-367

 

Şununla paylaşın: