-Medeniyetimize dâir-
Nihad Sâmi Banarlı’ya Mektup

Nihad Sâmi Banarlı’ya Mektup

Senin ismini ilk def’a, bundan üç sene evvel, 2017 senesinin yeryüzüne sıcaklık, tâzelik ve neş’e bahşeden, genç ve şuh gönüllerde ise eğlence aşkının filizlenmesine sepep olan bahar mevsiminde duymuştum. Bir anadolu lisesinde, üçüncü sınıfın ikinci devresini ikmal etmek üzere olan bir talebe idim. Talebesi olduğum lise, maatteessüf mektep kelimesinin ihtivâ ettiği ma’nâ ve ruhtan tamâmen uzak, genç dimağlara ilim ve irfan aşılayacağı yerde onları cehâlet ve taassup ile doldurup körelten bir yerdi. Korkunç ve kesif bir cehâletin cismimi ve rûhumu ihâta ettiği bu lisede, belki de te’sis edildiği günden beri hiç görmediği ve bir daha da göremeyecği kadar ilim, irfan ve fazilet âbidesi olan kıymetli bir arkadaşım ile muhtelif târihî mevzularda ettiğimiz sohbetler, bu uğursuz yeri benim için tahammül edilebilir kılan yegâne şeydi.  On beş dakikayi tecâvüz etmeyen kısa teneffüslerde arkadaşım ile ettiğim bu sohbetler, suyun altında boğulmak üzere olan bir bî-çârenin muhtelif aralıklarla su üzerine çıkıp da nefes almasından farksızdı. Lisân inkılâbı ve uydurma kelimeler üzerine konuştuğumuz bir gün, arkadaşımın elinde bir kitap görmüştüm. Bu kitap, hem ismi hem de müellifinin kapağın üzerinde olan resmi ile bu gayr-i ciddî ve gayr-i ilmî liseye yakışmayacak kadar ilmî ve ciddî duruyordu. Bu kitap, senin uzun yıllar boyunca devam etmiş  ilmî mesâinin kıymetli bir mahsulü olan “Türkçe’nin Sırları” isimli kitabındı. Kıymetli refikimin senin bu kitabının içinden okuduğu kısımlara, etrafımı ihâtâ etmiş olan cehâlet dumanının te’siriyle midir bilinmez, iştirak etmedim ve kemâl-i hicab ile söylerim ki iştirak etmediğim gibi aynı zamanda hafife aldım. Refikim, şahsiyetinin  ve sâhip olduğu ilmin vakârına muvâfık bir şekilde ısrar etmedi ve sükût etti.

  Senin ismini ikinci def’a ise üniversite imtihânına hazırlanan bir lise dördüncü sınıf talebesi iken bir edebiyat dersinde duymuştum. Edebiyat hocamız, önündeki kalın kitaptan Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı’nın nesir yazarlarını anlatıyordu. Sıra talebelerin çok fazla duymadığı -belki de hiç duymadığı- senin ismine gelmişti. Kitapta, isminin yanında uzaklara, muhtemelen istikbalin münevver, idrak ve şuur sâhibi Türk gençlerine bakan siyah-beyaz bir fotoğrafın vardı. İsminin altında ise kısaca “Resimli Türk Edebiyatı isminde bir edebiyat tarihi kitabı vardır.” yazmaktaydı. Edebiyat hocamız, kitaptaki bu soğuk ve ruhsuz cümleyi söyledi ve diğer isme geçti. Senin kim olduğundan, ne yazdığından, neyi anlatmak istediğinden, Türk edebiyatına olan hizmetlerinden bahsetmedi ancak böyle davranmakta ma’zurdu. Zira sakim ve sakat maârif sistemimizin, talebeleri bir üniversite kazanmak için girmelerini mecbur tuttuğu imtihan bunları istemiyordu. Kuru ve ruhsuz bir şekilde imtihanlarda çokça sorulan edebî eserlerin isimlerini ve muharrirleri ile kabaca bir şekilde muhtevâlarını bilmek, edebiyat suallerini doğru cevaplamak için kâfiydi.   

-Nihad Sâmi Banarlı ve hocası Fuad Köprülü-

  Bu müessif ve can sıkıcı hâdisenin yaşandığı târihin üzerinden altı ay geçmişti. Cehâlet ve taassubun genç dimağları kurban ettiği bu salhâneden kurtulmuş ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin târihi binâsı içinde birinci sınıf talebesi olarak hukuk tahsiline başlamıştım. Fakülteye intibak etmeye çalıştığım günlerden birinde, meşhur ve târihî Sahaflar Çarşısı’ndaki bir kitapçıdan, senin daha önce i’tiraz ettiğim “Türkçe’nin Sırları” isimli kitabını satın alıp okumaya başladım. Sayfaları çevirdikçe verdiğin ma’lumâta, iddiâ ve hükümlerinin isâbetine ve üslûbunun selâsetine hayrân oluyor ve bir buçuk sene evvelki dediklerime nedâmetle tevbe ediyordum. Şâheser mâhiyetinde olan bu kitâbında, Türkçemize yapılan ihâneti tam bir vukufla anlattığın gibi verdiğin edebî misâllerle de san’at ve edebiyat bilgilerimizin inkişaf etmesini sağlıyordun. Kitabın bende bıraktığı sana karşı olan hayranlık duygusu ile bu kıymetli eseri bir kere daha okudum. Okudum ve

Bir işi eyleme ki sonra nedâmet bulasın”

diyen şâire kalbim ile iştirak ettim. Ancak hala senin nasıl biri olduğun ve neyi müdâfaa ettiğin hakkında tam bir ma’lumâta sâhip değildim. Yukarıda bahsettiğim kıymetli refikim, ara tatilinde Amasya’ya geldiğim vakit “Devlet ve Devlet Terbiyesi” isimli kitabını şiddetle tavsiye etmişti. Nihâyet Mayıs ayında, imtihanları bitirip İstanbul’dan Amasya’ya dönmeden evvel Sultanahmet Meydanı’nda açılan kitap fuarından senin “Devlet ve Devlet Terbiyesi”, “Îmân ve Yaşama Üslûbu” ve “İstanbul’a Dâir” isimli kitaplarını satın aldım. Ancak bunları birkaç ay tehirli bir şekilde ikinci sınıfa başlamak için İstanbul’a geldiğim zaman okumaya başladım. Bu üç kitabı da peş peşe okuyup bitirdim. Okumayı bitirdiğim zaman artık benim için husûsî bir ma’nâ ifâde ediyordun. Uzun bir müddet senden daha önce neden haberdar olmadığıma hayıflanıp durdum. Kullandığın uydurma kelime ihtivâ etmeyen güzel ve doğru Türkçe, bu üç kitabındaki bilgi, vukuf ve şuur dolu yazıların beni mest etmişti. Dîvan edebiyâtını okumaya başladıktan sonra

“Bir kerre bu kenze nâil oldum
Bir başka cihâna vâsıl oldum”
(Bir kere bu hazineyi elde ettikten sonra sanki bir başka cihana ulaştım.)

diyen Ziyâ Paşa gibi ben de bu üç kitabını okuduktan sonra senin rehberliğinde ilim, irfan ve şuur ülkesinin kapılarından içeriye girdim. İçeriye girdikten sonra, bu ülkede daha emin adımlara ilerleyebilmek için senin “Kültür Köprüsü”, “Târih ve Tasavvuf Sohbetleri”, “Kitaplar ve Portreler” ve “Yahyâ Kemâl Yaşarken” gibi diğer mühim kitaplarını da okudum ve içlerindeki feyizden hissemi aldım.

*

-Nihad Sâmi Banarlı konuşma yaparken-

  Nihâd Sâmi Banarlı, benim sevgili ve azîz hocam, sana hocam diyorum. Zîrâ bana, bu dünyâda gördüğüm ve tanıdığım muallimlerin hepsinden çok daha fazla şey öğrettin, rehberlik yaptın ve hala da yapmaya devam ediyorsun. Zâten senin en çok sevdiğin şey, hocalık mesleği idi. Sen, uzun yıllar boyunca birçok talebe yetiştirdiğin gibi muhtelif gazete ve mecmualarda yazdığın yazılar ile de seni görmeyen birçok Türk gencinin kültür ve irfan dünyâlarının inkişaf etmesine hizmet ettin. Bu yüzden sen, Sâmiha Ayverdi’nin dediği gibi bir atabek idin. Hattâ bugün bile eserlerini okuma tâlihine eren Türk gençlerinin zihnî terbiyelerine hizmet ederek hala ma’nen aramızda olan bir atabeksin. Benim senden öğrendiklerimin hepsini eksiksiz bir şekilde saymam kâbil değildir. Ancak ummandan damla kabîlinden vereceğim misaller, hayâtımdaki te’sirini ve bana öğrettiklerinin mâhiyetini anlamaya kâfi gelir diye düşünüyorum.

  Aziz hocam, senin bana kazandırdığın en büyük ve en mühim haslet hiç şüphe yok ki Türkçe hassâsiyeti oldu. Sen, “Ataların bize mirâs bıraktığı en güzel iki şeyden biri bugünkü Türk vatanı ise, ikincisi Türkçe’dir. Onu, olur olmaz kaprislerle yıkamazsın. Seni yıkmak için önce onu yıkmanın lüzûmuna inanan düşmanlarına yardımcı olamazsın. Bu dili seveceksin. Hem de her hâliyle sevecek ve koruyacaksın.”diyordun. Ben, zâten uydurma dile hiçbir zaman taraftar olmadım. Ancak senin yazıların ile muhâlefetimi ilmî ve şuurlu bir temele oturttum. Tabîî Türkçe’nin ne demek olduğunu öğrendim. Sen, konuşmalarımızda ve yazılarımızda şahıslara değil millete ait olan kelimeleri seçerek kullanmamız gerektiğini, kelimelerin telaffuzlarının da en az ma’nâları kadar ehemmiyetli olduğunu, Türkçe’nin gramerine aykırı devrik cümlenin ve eklerin kullanılmasının doğru olmadığını söylerdin. Ben de bu hakîkatleri kendime düstur kabul ettim. Kendimi mütemâdiyen düşman taarruzuna ma’ruz kalan doğru Türkçe’nin bir müdâfii kabul ediyorum. Bugün benim böyle olamama sebep senin yazılarındaki hakîkatlerdir. Bana kazandırdığın bu hassâsiyet, okuduğum yazıların muharrirlerinin Türkçe şuûruna sâhip olup olmadıklarını anlamamda benim için bir mihenk taşı vazifesi görüyor. Bana sadece Türkçe hassasiyeti kazandırmış olman bile ömrüm boyunca sana minnet ve şükran hisleri ile dolu olmam için kâfi bir sebeptir. 

   Sevgili hocam, bana kazandırdığın bir diğer şey ise nizam ve ciddiyet şuurudur. Sen, “…memleketimiz, hâlâ esaslı bir ciddiyet inkılâbına muhtaçtır.”diyor ve kendinden emin bir şekilde “Allah, çalışan Türklerle, çalışma ve ciddiyet inkılâbını yapanlarla berâber olacaktır.”diyerek bedîhî bir hakîkati terennüm ediyordun. Senin bu mevzu ile alakalı yazılarını okuduktan sonra aslında ne kadar gayr-ı ciddî ve gayr-ı nizâmî bir şekilde yaşadığımın farkına vardım. Bunun farkına vardığım andan beri üzerime giydiğim kıyâfetlerden çalışma programıma ve okuduğum eserlere kadar hayâtıma nizam ve ciddiyetin biraz daha hâkim olmasına çalışıyorum. En az senin kadar bu şuura sâhip olmak en büyük murâdımdır. Zîrâ senin verdiğin büyük ve ehemmiyetli eserlerin sırrının, bu iki kelimede saklı olduğuna inanıyorum.

-Yahyâ Kemâl Müzesi’nde-

   Muhterem hocam, senin bana kazandırdığın hasletlerden bir diğeri ise hakîkî milliyet şuuru ve milli olmak ihtiyâcıdır. Sen, tam ma’nâsıyla millî bir insandın. Sen, “Her zaman, her fırsatta düşünmeliyiz: Gerçek milliyetçilik, “Ben milliyetçiyim” diye haykırmak; bu heyecânı yalnız kelimelerle duymak; yâhut şu veya bu milletin, ötekilerden üstün olduğunu bir takım reklam ve afiş tipi eserlerle; büyük harfler ve büyük sözlerle iddiâ etmek değildir. Bir millete hizmet, onun millî ve medenî değerlerini, elle tutulacak kadar sağlam ve gerçek eserler hâline koyarak, onun yeni nesillerine ve bütün medeniyet âlemine sükûn ve vakarla tanıtmak yoluyla daha güzel yapılır.”demiş ve bütün bunları hayâtında bil’fiil tatbik etmiştin. Hiçbir zaman hakîkaten kopmadın ve

“Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”
(Bir kişinin ne olduğunu gösteren aynası yaptıkları iştir, lafına bakılmaz. Bir şahsın aklının derecesi eserinde görülür.)

beytinde veciz bir şekilde terennüm edilen hakîkati kendine düstur yaparak milletine sayfalar dolusu eserler verdin. Ben de senden öğrendiğim kadarıyla hayatımdaki gayr-ı millî unsurları tasfiye etmeye ve ilmimin kifâyet ettiği kadar yazılar yazarak mensubu olduğum azîz milletime faydalı olmaya çalışıyorum.

  Zihnî terbiyemin en büyük mi’mârı olan sevgili hocam, senin bana öğrettiklerine en son olarak büyük şâir ve mütefekkir Yahyâ Kemâl Beyatlı’yı misâl veriyorum. Sen, aslında Yahyâ Kemâl’i tanıtmak bakımından sadece bana faydalı olmadın. Bu büyük insanın vefâtını ta’kip eden uzun yıllar boyunca devam eden çalışmalar neticesinde onun külliyâtını hazırladın ve mensubu olduğun Türk milletine hediye ettin. Eğer bugün biz, en ufak müsvedde parçalarında yazdıklarına kadar Yahyâ Kemâl’in eserlerine mâlik bulunuyorsak, bu senin durmak ve yorulmak bilmeyen gayretinin neticesidir. Sâmiha Ayverdi bu hususta haklı olarak “Nihâd Sâmi Banarlı, bir edebiyat hocası, bir edebiyat târihçisi ve değerli bir müellif olmamış, böylece, memleket irfânına kendinden hiçbir değer katmamış olsaydı da Yahyâ Kemal gibi son asır Türk şiirinin âbidesi bulunan bir millî san’at kıymetini ölümden kurtarmış olmasıyla ebediyyen baş tâcı edilmeye değer mücâhidler safında yer almaya hak kazanmış demekti.” diyor. Evet, sen o büyük şâiri ölümden kurtardın. Bu yüzden Türk milletinin sana büyük bir vefâ borcu vardır. Ben de bu milletin bir mensubu olarak borçluyum. Bunun yanında kendimi Yahyâ Kemâl hakkındaki yazılarından öğrendiklerim sebebiyle bir def’a daha borçlu addediyorum.

  Azîz hocam, senin bana öğrettiklerinin listesi, “mu’tedil olmak, mutaassıp olmamak, İstanbul’u sevmek ve değer vermek, mâziyi sevmek ancak içtimâî şe’niyetten de kopmamak …” şeklinde uzayıp gider. Bu yüzden yukarıda da söylediğim gibi bana öğrettiklerinden eksiksiz bir şekilde bahsetmek mümkün değildir. Bütün öğrettiklerin ve eserlerin ile yaptığın rehberlik için sana ne kadar teşekkür etsem azdır.

  Sevgili hocam, yukarıda da bahsettiğim gibi, sen ömrün boyunca mensubu olduğun Türk milletine hizmet ettin. Bu hizmetlerini de hiç şüphe yok ki ivazsız bir şekilde yaptın. Ancak hizmetlerin karşılığında, milletinin tabîî olarak sana karşı bir vefâ ve hürmet borcu doğdu. Ancak milletinin bu borcu îfâ husûsunda çok fazla ihtimamlı davranmadığını üzülerek söylemeliyim. Burada sana yaşadığım bir vak’adan bahsetmek istiyorum. 2019 senesinin Aralık ayının yirmi birinci günü, yukarıda bahsettiğim refikim ile bir araya geldik ve kendimizi İstanbul’un târih dolu sokaklarına ve köşelerine attık. O gün ziyâret ettiğimiz yerlerden birisi de senin uzun müddet çalıştığın ve emek verdiğin yer olan İstanbul Fetih Cemiyeti idi. Daha sonra senin ve hocan Yahyâ Kemâl’in kabrini ziyâret etmek maksadıyla Âşiyân’a geçtik ve Tevfik Fikret’in evini ziyâret ettikten sonra mezarlığa geldik. Yahyâ Kemâl’in kabrini ziyâret ettikten sonra oradaki vazifeliye senin mezarının yerini suâl ettik. Ancak vazifeli, mezarlıkta medfun mühim şahsiyetlerin isimlerinin mezarlık önüne dikilmiş âbidede yazdığını söyledi ve zımnen “Dediğiniz adam mühim biri olsaydı burada yazardı.” dedi. Bu yakışıksız cevaptan sonra bir saat boyunca mezarlıkta senin kabrini aradık ancak bulamadık ve me’yus bir şekilde oradan ayrıldık. Bu hâdise bizi oldukça üzmüş ve düşündürmüştü. Zîrâ sen hayatın boyunca sevgili milletine hizmet etmiştin. Ancak onun bir ferdi, senin mezarından bile habersizdi. Daha sonradan tek başıma yaptığım bir ziyârette ise başka bir vazifelinin himmeti ile kabrini buldum. Mezarının üstü harap olmuş, taşı ise oldukça eskimiş idi. Bu manzarayı gördükten sonra acaba burayı en son kim, ne zaman ziyâret etmişti diye düşünmekten kendimi alamadım.

“Kimi görsek geçiyor bir nazar-ı bârid ile
Bilmiyor kimse bizi uğramıyor yânımıza”
(Kimi görsek bir soğuk bakış ile geçiyor, bizi kimse bilmiyor, yanımıza uğramıyor.)

diyen şâir gibi kabrin unutulmuştu. Ancak sen, böyle olacağını zâten biliyordun ve “Zamânımızda ise vefâ kelimesi ma’nâsını kaybetmiş bir lafızdır. O kadar ki şimdi Vefâ Lisesi’nde okuyanlarla Vefâ semtinde doğanlar “Vefâlıyım” diyebilirler. Bugün vefâ mevzuunda yalnız onların sözü doğrudur.” diyordun.

-Nihad Sâmi Banarlı’nın Âşiyan Mezarlığı’ndaki kabri-

*

  Azîz ve muhterem hocam, bendeki yerini elimden geldiğince, eski ta’birle “şikeste-beste bir sûrette” bu mektubum ile sana anlatmaya çalıştım. Sen, kırk altı yıl önce bugün aramızdan ayrıldın. Maalesef seni dünyâ gözü ile görüp ilminden ve kemâlinden tam ma’nâsıyla istifâde etme şerefine nâil olamadım. Ancak eserlerin ile bu noksanımı ikmal etmeye çalışıyorum. Sen belki maddeten aramızdan ayrıldın ancak Sâmiha Ayverdi’nin dediği gibi ma’nen ölmedin, sevgili milletine bıraktığın kıymetli ve mühim eserlerin sâyesinde senden istifâde eden evlatlarının gönüllerinde canlı bir şekilde yaşıyorsun. Hayrânı ve âşığı olduğun ve üstâdın gibi Türk vatanının bir muhassalası olarak gördüğün azîz İstanbul’un senin kadar güzîde bir köşesi olan Âşiyan’da, azîz ve sevgili hocan Yahyâ Kemâl ile birlikte huzurla uyu. Azîz rûhun şad olsun!

(Bu yazı, 13.08.2020 târihinde kıymetli hocamızın vefâtının sene-i devriyesi münâsebetiyle yazılmıştır.)

Not: Son fotoğraf hâricindeki bütün fotoğraflar Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın sitesinden iktibas edilmiştir.

Ufuk Saz

Her hakkı mahfuzdur.

Şununla paylaşın: