-Medeniyetimize dâir-
Sosyokültürel Güç ve Türkiye

Sosyokültürel Güç ve Türkiye

  Milli güç unsurları mektep görmüş hemen herkesin bildiği veyahut en azından duyduğu bir mevzudur. Politika üzerine kafa yoranlar, analizlerini yaparken milli güç unsurlarını göz önünde tutmak mecburiyetindedir. Hedef ülke bu kıstaslara göre tetkik edilir ve ülkenin yapabileceklerinin hududu belirlenmiş olur. Milli güç unsurları en temelde dörde ayrılır. Bu dört temel unsur detaylandırıldığında ve diğer parametreler de hesaba katıldığında çok daha fazladır. Ortaya çıkan yeni şartlar yeni unsurların hesaba katılmasını gerektirebilir. Bugün ehemmiyetsiz gördüğümüz ya da tahayyülümüzün almadığı birtakım parametreler gelecekte mühim hale gelebilir. Aynı durum tam tersi için de geçerlidir.

  Şimdi dört temel milli güç unsuruna bakalım. Bunlar: siyasi güç, askeri güç, iktisadi güç ve sosyokültürel güçtür. Esasen herkes, farkında olarak ya da olmayarak milli güç unsurlarını analizlerinde kullanır. Mesela sıkça rastladığım ülkelerin ordularını mukayese etme videoları, askeri gücü baz alarak yapılmış bir değerlendirmedir. Televizyonda iktisatçıların bazı temel iktisadi verileri kullanarak ülkeleri mukayese etmesi iktisadi gücü baz alarak yapılan değerlendirmedir. Bu değerlendirmelerin yapılması gayet tabiidir ancak benim bir türlü rastlayamadığım sosyokültürel gücün esas alınarak yapıldığı analizlerdir. Politika konuşanların asker, bürokrat, iktisatçı ve siyasetçi takımından oluşması muhtemelen bu durumun en büyük sebebidir.

  Sosyokültürel güç tanım itibariyle bir milletin kültür, eğitim, sanat ve içtimai hayat bakımından ulaştığı seviyedir. Temel unsuru insandır. Bir nevi insan kaynağına yapılan yatırımı ifade eder. Sosyokültürel gücü ölçmek için çok çeşitli istatistiklere bakılabilir: bir ülkenin sahip olduğu üniversitelerin muvaffakiyeti, talebelerinin kabiliyetleri, eğitim sisteminin kalitesi, dili kullanabilme hünerleri, hane halkının kültür harcamaları, sahip olduğu kitap ve kütüphane envanteri, kitap ve gazetelerin ortalama baskı ve tirajları, vatandaşların kitap okumaya ayırdığı vakit, sinema ve tiyatro sayısı vb.

  İstatistikleri toplarken bazı zorluklarla karşılaşılabilir çünkü bu çeşit verileri toplayan müesseler her ülkede farklı olabilmekte ve ölçümlerin standart bir şekilde yapılması imkansız hale gelebilmektedir. Binâenaleyh sosyokültürel gücü gösteren ve aşağıda verdiğim verileri, tek bir kaynak tarafından yapılan istatistiklerden seçtim.

Sosyokültürel Güç ve Türkiye 1

  İstatistiklere göre ABD, diğer milli güç unsurlarında gösterdiği performansı sosyokültürel güç bakımından da gösteriyor ve PISA sıralamasının nispeten düşüklüğü sayılmazsa her başlıkta zirveye oynuyor. Almanya, ABD’ye yakın sıralamaları tutturmuş görünüyor buna rağmen ABD’dekinin yaklaşık üçte biri kadar üniversitesini ilk 500’e sokabiliyor. Bunun sebebini ABD’nin nüfusu ve tüm dünyadan ABD’ye eğitim için gelen insanlar olarak açıklayabiliriz. Suudi Arabistan, ABD ve Almanya’dan fark yese de Türkiye’yi üç başlıkta geçiyor. Türkiye, ABD ve Almanya’nın yanına yaklaşamıyor. Bilhassa kelime sayısında on kata varan fark görülüyor. Türk üniversiteleri çok kötü performans gösteriyor ve Suudi Arabistan’ın bile dört üniversite soktuğu listeye yalnızca bir üniversite ile iştirak ediyor. Maalesef eğitim sistemi kalitesinde de çuvallıyoruz ve ancak doksan sekizinci sıradan listeye giriyoruz. PISA sıralamamız ortalamada olsa da diğer üç başlıktaki kötü sıralamaların gölgesinde kalmış oluyor.

  Türkiye’nin sosyokültürel güç bakımdan bu kadar zayıf olması bana Wittgenstein’ın meşhur “Dilimin hudutları dünyamın hudutlarıdır.” sözünü hatırlatıyor. Yedi bin kelimelik haznesiyle Türk çocuğu dünyadaki rakipleriyle nasıl rekabet edebilir? Ya da biz çocuklarımız bu haldeyken onlardan rakiplerini geçmelerini isteyebilir miyiz? Bu dille sanat, edebiyat, felsefe, ilim yapılabilir mi? Türkiye’nin sosyokültürel zayıflığı, dönüp dolaşıp 1932’den itibaren dil inkılabı ismiyle bilinen meşum teşebbüse dayanmaktadır. Bu teşebbüs, İngiliz dil alimi Geoffrey Lewis’in ifadesiyle “… Türkçe, kelime hazinesinin zenginliği noktasında bir zamanlar İngilizce’ye yaklaşabilen muhtemelen tek dildi.”(1) denilerek hüküm verilen bir dili bugünki kuş lisanı haline tahavvül ettirmiştir. Meselenin tafsilatı için Nihad Sâmi Banarlı’nın Türkçenin Sırları ve Geoffrey Lewis’in Trajik Başarı Türk Dil Reformu isimli kitaplarına bakılabilir.

  Üniversitelerimizin muvaffak olamamalarının ise çok çeşitli sebepleri vardır: son yıllarda gittikçe artan üniversite enflasyonu (2005-2020 yılları arasında tam 129 yeni üniversite açılmıştır.), Anadolu’nun küçük şehirlerine esnaf canlansın diye açılan üniversite ve yüksekokullar (Şaka gibi ama hakikat.), üniversite sayısının artışına mukabil akademisyen bulunamadığından akademisyen kalitesinin düşmesi, bölümlere kapasitenin üstünde talebe alınması, meslek yüksekokulları bünyesinde verilmesi gereken bölümlerin üniversite içerisinden verilmesi, üniversite idari kadrolarının iktidar yanaşmalarına tevdi edilmesi. Bütün bu sebeplere ek olarak bir de bilhassa Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinin kapılarından Türkçeyi sokmamak suretiyle ilkokul İngilizcesi seviyesiyle ilim yapmaya çalışmaları üniversitelerimizin muvaffakiyetsizliğini garantilemektedir. Henüz 1976’da Samiha Ayverdi, askeri okullarda yabancı dilde eğitim verilmesi münasebetiyle Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Orhan Kilercioğlu’na gönderdiği mektupta şunları söylemektedir:

“Esâsen bugüne kadar kaç sivil üniversitemiz Türkçeyi kapılarından içeri sokmamak ve yabancı dille öğretim ve eğitim yapmak sûretiyle Türk gencinin millî harsını bir kenara itmiş ve memleket içinde bir ‘Hâcettepeliler’, bir ‘Ortadoğulular’ ve nihâyet bir ‘Boğaziçi Üniversiteliler’ zümresi yetiştirerek yabancı kültür ağlarıyla sarılmış münevver sınıfları meydana getirmiş bulunuyordu.”(2)

“Basîretli ve uyanık bir dikkatle bakıldığı zaman bu millî kültür yağmacılığı, Türkiye’yi bir müstemleke yapmak ve pençesi altında tutmak karârında olan dış cereyanlardan gelmekte olduğunu görmemek kābil değildir. Hemen bütün târihî ve millî değerlerimizi hedef alan bu hücum planının en tehlikelisi ve maalesef en başarılısı da Türk diline karşı girişilmiş bulunan bu sinsi savlettir.”(3)

  Sosyokültürel güç bahsini yazarken kıymetli hocam Nihad Sâmi Banarlı ve onun hacimli makalesi “Millî Romantizm’in İdrâki”ne temas etmemek olmazdı. Daha çok edebiyat tarihçiliğiyle bilinen Banarlı bu çok orijinal makalesinde adeta “Millî Romantizm” ifadesini sosyokültürel güç manasında kullanmış ve Alman milletinin, tarihi seyri içinde, sosyokültürel gücünü idrâk ederek dünyanın sayılı milletlerinden biri haline gelmesinin hikayesini anlatmıştır. Banarlı’ya göre:

“… Romantizm, yalnız rûhî ve içtimaî buhranların san’ata aksi değil, aynı zamanda millî bir dil, kültür, san’at ve tefekkür hâdisesidir. Bu hâdise bâzı batı milletlerinin sür’atle kalkınmasında sihirli vazîfe görmüş ve bir millî romantizm değeri kazanmıştır.”(4)

“Millî romantizm, denilebilir ki, târihi olan milletler içinde yalnız Türkiye’de idrâk edilmemiştir.”(5)

“Bu idrâk, bütün milletlerden çok, bugünkü Türkiye Türklerini yükseltecektir.”(6)

“Türk milletinin ise millî romantizmini idrâk etmesi için kütüphâneler, müzeler, şehirler ve vatanlar dolusu eseri vardır.”(7)

  Yazımı Atatürk’ün bu mevzuudaki çok haklı tesbitine yer vererek nihayete erdirirken milletimize ve idarecilerimize, millî romantizmi idrâk etmiş kültür ordularına bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu hakikatini bir kez daha hatırlatıyorum.

“Bir millet kültür ordusuna malik olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin o zaferlerin sürekli neticeler vermesi, ancak kültür ordusunun varlığına bağlıdır. Bu ikinci ordu olmadan, birinci ordunun verimli sonuçları kaybolur.”(8)

Kaynakça

(1)Geoffrey Lewis, Trajik Başarı Türk Dil Reformu, Çeviribilim Yayınları, İstanbul, 2016, sayfa 217. 
(2)Kubbealtı Akademi Mecmuası, Ekim 2016 sayısı, sayfa 7-8.
(3)Kubbealtı Akademi Mecmuası, Ekim 2016 sayısı, sayfa 9.
(4)Nihad Sâmi Banarlı, Edebiyat Sohbetleri, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul, 2016, sayfa 15.
(5)A.g.e., sayfa 16.
(6)A.g.e., sayfa 15.
(7)A.g.e., sayfa 29.
(8)Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanlarının Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları – 6, Ank. 1946, s.17.

Ömer Faruk Fidan

Her hakkı mahfuzdur.

 

 

Şununla paylaşın: