-Medeniyetimize dâir-
Tâkdim

Takdim

  Gazete ve mecmua kültürünün Türkiye’de yerleşmesi, Tanzîmat devrinde Avrupa’ya gidip daha sonra memlekete geri dönen bazı münevverlerin husûsî gayretleri sâyesinde olmuştur. Tanzîmat devrinden önce Sultan İkinci Mahmud devrinde, devlet tarafından Takvîm-i Vekâyi’ isminde bir gazete neşredilmeye başlanmış olsa bile bu gazete tam ma’nâsıyla bir gazete olmayıp resmî kararların ve mühim hâdiselerin münderiç olduğu bir gazete mâhiyetindeydi ki bugün de kânunların ve idârenin düzenleyici muâmelelerinin intişar ettiği Resmî Gazete bu gazetenin devâmıdır. Türkiye’de neşredilen ilk husûsî gazete ise Türk Edebiyâtı derslerinden de birçok kişinin ma’lumu olduğu veçhile İbrâhim Şinâsî Efendi tarafından 1861 yılında İstanbul’da neşredilmeye başlanan Tercümân-ı Ahvâl gazetesidir. Tercümân-ı Ahvâl gazetesinin intişârını ise birçok husûsî gazete ve mecmua ta’kip etmiştir.  Bu gazete ve mecmualarda tabîî olarak sâdece dâhilî ve hâricî havâdis münderiç olmayıp devrin mühim ve kıymetli ediplerinin makâleleri de intişar etmiştir ki bu isimlerin ekseriyeti Türk düşünce târihinin mühim simâlarıdır.

  Gazete ve mecmua, Osmanlı cemiyetine Garbî Avrupa memleketlerine nazaran geç girmiş olsa bile kısa bir müddet içerisinde cemiyet hayâtının olmazsa olması hükmüne girdi ve Türk düşünce hayâtının inkişaf etmesinde mühim hizmetlerde bulundu. Gazete ve mecmua, münevverler ve okur-yazar kimseler arasında öyle revaçta idi ki herhangi bir mecmuada çıkan bir makâle bu kimseler arasında şiddetli münâkaşalara sebep olabilirdi. Meselâ Recâîzâde Mahmud Ekrem ile Muallim Nâcî arasında cereyan eden münâkaşalar buna örnek olarak verilebilir. Yine aynı şekilde Servet-i Fünun mecmuası etrafında hâlenen edebiyatçıların Türk edebiyâtı içinde yeni bir merhale teşkil etmeleri de gazete ve mecmuanın cemiyet içindeki ehemmiyetini güzel bir şekilde gösterir.  Gazete ve mecmua, Osmanlı Devleti yıkılıp Cumhûriyet teessüs ettikten sonra da kıymet ve ehemmiyetini muhâfazaya devam etmiştir. Bu devirde çeşitli gazete ve mecmualarda yazan Peyâmi Safâ, Refî’ Cevad Ulunay, Nihad Sâmi Banarlı gibi isimler, cumhûriyet devri matbûat hayâtının mühim simâlarıdır. Fakat cumhûriyet devrindeki gazete ve mecmuaların muhteviyâtı, kültür kısırlaşmasına muvâzî olarak Osmanlı gazete ve mecmualarına nazaran daha renksiz ve basittir. Ancak her şeye rağmen Bâb-ı Âlî’deki gazete ve mecmualar uzun müddet kıymet ve ehemmiyetlerini muhâfaza etmişlerdir. Son yirmi yirmi beş yıl içerisinde ise internetin inkişâfına muvâzî olarak gazeteler eski kıymet ve ehemmiyetlerini kaybetmişler ve yazı yazan kimselerin ekseriyetle câhil kimselerden oluşması sebebiyle de üzerleri yazılı ancak içi boş kağıtlar hâline gelmişlerdir. Bugün birçok kimse önceden gazetelerde neşredilen fikrî ve diğer yazıları internet üzerinde neşretmektedir. Bu yüzden artık gazete ve mecmuaların yerini internet siteleri almıştır.

*

  İlim ve irfan yolunun genç yolcuları olan bizler, muhtelif vakitlerde yazdığımız ve tecrübe mâhiyetinde olan yazılarımızı neşredememenin ıztırâbı içinde idik. Zîrâ bir hakîkattir ki yazı yazan bir kimse, yazdığı yazı ister bir sayfa isterse birkaç cilt hacminde olsun onu bir yerde neşretmek ve insanlara ulaştırmak ister. Biz de aynı şekilde, yazdığımız yazıları insanlara ulaştırmak istemekteydik. Ancak fikrî ve edebî yazılar neşreden meşhur sitelerin kâhir ekseriyetinde, yazı neşretmek kolay olmadığı gibi bu sitelerin birçoğunun idârecileri de şöhretin verdiği i’timat sâyesinde midir bilinmez  bazen gönderilen yazıya aylarca cevap bile vermemektedirler.  İşte bu ve daha saymadığımız birçok sebep, bizi “Gökkubbemiz” ismini verdiğimiz bu siteyi kurmaya ve yazılarımızı burada neşretmeye zorlamıştır.

  Sitemizin ismini “Gökkubbemiz” olarak tercih etmemizin elbette bir sebebi vardır. Hakîkaten büyük Türk milleti, henüz Orta Asya’da yaşadığı asırlarda kullandığı çadırların kubbe şeklindeki üst kısımlarını, daha sonra temâsa geçtiği medeniyetlerin de te’siriyle geliştirmiş ve Osmanlı asırlarında yükselttiği büyük câmilerin üstlerini, yıldızlarla dolu gökyüzüne benzer kubbelerle doldurmuştur. Bu yüce dağları andıran büyük kubbeler, asırlarca Türk şehirlerinin ince ve zarif minâreler ile birlikte alâmet-i fârikalarından birisi olmuştur. Bu yüzden kubbe kelimesi, hiç şüphe yok ki Türk kültür ve medeniyetini en iyi şekilde hülâsa eden kelimelerden birisidir. Ancak kubbeden daha ma’nâlı ve daha ihtişamlı olan başka bir kelime daha mevcuttur ki bu kelime gökkubbe kelimesidir. Bu kelime, ma’nâsı ve ahengi ile âdeta nice ülkelerin semâlarını kubbeler ile doldurmuş Türk medeniyetini terennüm etmektedir. Nitekim son devrin en büyük şâir ve fikir adamlarından birisi olan Yahyâ Kemâl de Türk kültür ve medeniyetinin bir destânı olan “Süleymâniye’de Bayram Sabahı” isimli ölümsüz şiirinin bir mısraında geçen “Kendi Gökkubbemiz” ta’birini çok sevmiş ve onu, şiirdeki millî semâmızı ifâde eden bir isim olarak görmüştür. Ayrıca bu kelimenin Uygur Türkçesi ile yazılmış bir Oğuz Destanı’nda, Oğuz Han’ın ağzından “Güneş tuğumuz, bayrağımız; gök de çadırımız olsun” şeklinde geçmesi, eski Türklerin, ülkelerini, gökyüzünün, çadırlarının kubbesini oluşturacak kadar büyüklükte hayâl etmeleri bakımından da mühimdir. Nitekim bu hâdise, Nihad Sâmi Banarlı tarafından Yahyâ Kemâl’e nakledildiği zaman büyük şâir çok memnun olmuş ve “Demek ben şiirde Oğuz Han’ın devlet kuruluşundaki millî üslûba varmışım” demiştir. İşte gökkubbe kelimesinin, eski bir Türk destanında en büyük millî hisler ile örülü bir cümle için kullanılması, Türk kültür ve medeniyetini çok güzel bir şekilde hülâsa etmesi ve büyük şâirin bu kelime hakkındaki düşünceleri, bu kelimeyi sitemize isim olarak seçmemize sebep olmuştur.

*

  “Gökkubbemiz” ismini verdiğimiz bu sitede, bizim muhtelif vakitlerde yazdığımız yazılar neşredilecektir. Ömer Fâruk Fidan’ın yazdığı ve yazacağı yazılar daha çok siyâsî ve milletlerarası mes’elelere müteallik olup diğer muharrir Ufuk Saz’ın neşredeceği yazılar ise daha çok eski edebiyâtımız ve târih ile alakalıdır. Bu yazılarımızda, hiçbir siyâsî ve ideolojik fikrin müdâfaası yapılmayacaktır. Ancak yazılarımızın böyle olması, onların şümûllü bir dünyâ görüşünden ve fikrî temelden mahrum oldukları ma’nâsına gelmemektedir.

Bizim bu yazılarımızı yazarken kendimize vazîfe olarak kabul ettiğimiz meslek, Mehmed Fuad Köprülü, Nihad Sâmi Banarlı,  Yahyâ Kemal ve  Ali Fuad Başgil gibi büyük hocalarımızın mensubu oldukları meslek olan büyük Türk Medeniyeti’nin temsilcisi olma mesleğidir. Bu meslek ise mes’elelere ilmin nazarından bakmayı, millî kültürü oluşturan her şeyi bir bütün olarak görüp sevmeyi, maddi kıymetlerin yanında ma’nevî değerlere de ehemmiyet vermeyi ve her zaman mu’tedil olmayı gerektirir. İşte bizim mensubu ve  müdâfii olduğumuz meslek budur. Yazdığımız yazıların umûmî efkârın ve ehlinin tenkidine arz edilmesi ve kendimizi ilim ve irfan zâviyesinden geliştirmek gâyesiyle kurduğumuz bu sitede ve Kendi Gökkubbemiz Altında da dâimâ bu şekilde hareket edeceğiz.

Ömer Faruk Fidan-Ufuk Saz

Her hakkı mahfuzdur.

Şununla paylaşın: