-Medeniyetimize dâir-
Yahyâ Kemâl Müzesi’ni Ziyâret ve Bazı Düşünceler

Yahyâ Kemâl Müzesi’ni Ziyâret ve Bazı Düşünceler

  Bundan üç yıl evvel, lise tahsilimi tamamladıktan sonra 2018 senesinin Temmuz ayında açıklanan üniversite imtihanları neticesinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girmeye hak kazanmış ve birkaç ay sonra ekim ayında on bir yıldır yaşadığım şehir olan Amasya’yı ve âilemi geride bırakarak üniversite tahsiline başlamak maksadıyla İstanbul’a gelmiştim. Bu, aslında İstanbul’a ilk gelişim değildi. Bundan önce birçok defa yaz tatillerinde ve fırsat buldukça İstanbul’a gelmiş ve birçok târihî ve görülmeye lâyık mekânları gezme imkânım olmuştu. Ancak bütün bu seyahatlerde kaldığım günlerin müddeti bir ayı geçmiyordu ve ben en sonunda Amasya’ya geri dönüyordum. Hâlbuki bu gelişim böyle değildi. Artık bir senenin neredeyse tamâmını bu şehirde geçirecektim. Onun kışını da yazını da görecek, her türlü zorluklarıyla karşı karşıya kalacak, onunla baş etmeye çalışacak, hülâsa onunla yaşayacaktım. İlâveten İstanbul’da üniversite okumanın nasıl bir şey olduğu hakkında da neredeyse hiçbir bilgim yoktu. Bu yüzden fevkalâde heyecanlıydım. İstiyordum ki burada kaldığım zaman içerisinde sâdece fakülteden eve gidip gelmeyeyim; İstanbul’un daha önce görmediğim veya tekrar görmek istediğim yerlerini de ziyâret edeyim; İstanbul’u hissedeyim. Ancak geldikten neredeyse bir ay sonra, şehrin karmaşası ve ilk defa görmeye başladığım hukuk derslerinin ağırlığı içinde bu istediğim şeyin kolay kolay yapılabilecek bir şey olmadığına kanâat getirdim. Ancak buna rağmen fırsat buldukça şehir içinde küçük seyâhatler yapmaktan da geri kalmıyordum. İlâveten talebesi olduğum üniversitenin, Beyazıt gibi eski bir muhitte birçok târihî eser tarafından kuşatılmış bir hâlde olması, her gün istemesem de küçük bir târih tünelinin içinden geçmemi sağlıyordu. Meselâ havanın güzel ve yumuşak olduğu bazı zamanlar, akşamları işlerimi halledip fakülteden çıktıktan sonra tramvaya binmek yerine Dîvan Yolu tarikiyle Eminönü’ne kadar yürür, bu sâyede de birçok eski eser ile temas etme fırsatı bulurdum. Evvelâ İstanbul Üniversitesi’nin ihtişamlı ve hakikaten de fevkalâde san’atlı olan meşhur kapısından çıkar, Beyazıt Câmii’nin yanından geçerek Sahaflar Çarşısı’na uğrardım. Daha sonra Dîvan Yolu’na çıkar, Çorlulu Ali Paşa Câmii, Atik Ali Paşa Câmii, Köprülü Mehmet Paşa Medresesi, Çemberlitaş, Sultan İkinci Mahmut Türbesi, Firuz Ağa Câmii, Sultanahmet ve Ayasofya Meydanı, Bâb-ı Âlî, Gülhâne Parkı ve Sirkeci Garı başta olmak üzere bu türlü mühim ve kıymetli eserlerin arasından geçerek Eminönü’ne gelir ve Kadıköy vapuruna binerdim. Bazen bu eserlerin arasına Kapalıçarşı ve Nuruosmâniye Câmii gibi başka mühim âbideler de katılır ve kat’ ettiğim yol biraz daha revnak bulurdu.

  Bu kısa ancak târihî ve güzel yürüyüşler sırasında tesâdüf ettiğim eserlerden birisi de Beyazıt Meydanı’ndan birazcık ileride olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Medresesi içerinde teessüs etmiş İstanbul Fetih Cemiyeti ve Yahyâ Kemâl Müzesi idi. Bu medresenin önünden geçerken gözüm mutlaka kapısı üzerindeki ta’lik hat ile yazılmış kitâbeye takılır, bu sırada duvarda asılı olan “Yahyâ Kemâl Müzesi” tabelası da dikkatimi çekerdi. Ancak Yahyâ Kemâl’i edebiyat derslerinden ve Sessiz Gemi gibi oldukça meşhur şiirlerinden ismen de olsa tanıyor olmama ve İstanbul’a duyduğu sevgi sebebiyle de ona karşı belli belirsiz bir muhabbet beslememe rağmen bir kere bile bu medresenin kapısından içeri girmek ve müzeyi ziyâret etmek gibi bir şey aklıma gelmedi. Zîrâ o zamanlar, henüz daha azîz hocam Nihad Sâmi Banarlı’yı tanımamıştım. Bu yüzden de bir sarhoş gibi etrâfımda olan şeylerin hakikî kıymetlerinden gâfil bir şekilde dolanıyor ve ne acıdır ki üniversite talebesi olmama rağmen böyle bir ihtiyâcı hissetmemi sağlayacak millî şuur ile nafakalanmamış bulunuyordum. Ancak zaman ilerleyip de Nihad Sâmi Banarlı’nın millî terbiyesinden geçtikten ve Yahyâ Kemâl’i de bizzat kendi eserleri vâsıtasıyla tanıdıktan sonradır ki orayı ziyâret etmeyerek ne kadar büyük bir yanlış yaptığımı anladım. Ancak bunu anladığım vakit, Koronavirüs isimli sârî hastalık sebebiyle bütün mektepler kapalı olduğu için İstanbul’da değildim ve orayı ziyâret ederek bu hatâmı telâfi etme imkânına mâlik bulunmuyordum.

*

  Takribî bir buçuk yıllık bir fâsıladan sonra hastalık karşısındaki tecrübelerin ve aşı olan kimselerin sayısının artmasıyla berâber bütün mektepler yüz yüze tedrisâta tekrar başladılar ve ben de nihâyet, ikinci sınıf talebesi olarak terk ettiğim İstanbul’a dördüncü sınıf talebesi olarak geri döndüm. Daha İstanbul’a gelmeden çok önce, geldiğim zaman Yahyâ Kemâl Müzesi’ni ziyâret etmeye karar vermiştim. İki haftalık bir İstanbul’a tekrar alışma devresinden sonra bu kararımı dün icrâ etmeye muvaffak oldum. İşlerimi halledip fakülteden çıktıktan sonra havanın da fevkalade güzel olmasını fırsat bilerek yavaş yavaş Yahyâ Kemâl Müzesi’ne doğru yürümeye başladım ve her zaman ki gibi evvelâ Beyâzıt Meydanı’ndan geçerek beş dakikalık bir yürüyüş sonrasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Medresesi’ne ulaştım. Yolda yürürken Koronavirüs sebebiyle müzenin kapalı olabileceğinden endişe ediyordum. Ancak geldiğim zaman bu endişemin beyhude olduğunu anladım. Zîrâ müze muayyen saat aralıklarında açık olmakla berâber tamâmen kapalı değildi.

*

  Gâlibâ müzenin umumî da olsa tarihçesinden bahsetmek gerekir. Yahyâ Kemâl Müzesi, 1958 senesinde büyük şâirin vefâtından sonra eserlerini bir külliyat dâhilinde neşretmek maksadıyla İstanbul Fetih Cemiyeti bünyesinde çalışmalara başlayan Yahyâ Kemâl Enstitüsü tarafından vücuda getirilmiş. İlk olarak 1960 senesinde Fâtih Câmii yakınlarında eski bir medresenin içerisinde açılan müze, daha sonra 1961 senesinde bugünkü yerine, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Câmii’nin yanındaki sıbyan mektebine taşınmış. Bu müze, Yahyâ Kemâl Enstitüsü ve bağlı olduğu İstanbul Fetih Cemiyeti himâyesinde açılmakla berâber aslında onun meydana gelmesinde en büyük emek, hiç şüphe yok ki büyük şâirin yakın dostu ve bütün eserlerini büyük bir sadâket ve gayretle neşreden Nihad Sâmi Banarlı’ya âittir. Zîrâ Nihad Sâmi Banarlı hoca, şâirin vefâtından sonra vârisleri ile temâsa geçerek ondan geride kalan eşyâların zâyi olmasına mâni olmuş, bir sandık dolusu eski evrâkın arasında titizlikle senelerce çalışarak Yahyâ Kemâl Külliyâtını vücuda getirmiş ve yine aynı şekilde bu müzenin açılmasına gayret etmiştir. Bu yüzden denilebilir bu müze, tıpkı şâirin külliyatı gibi Nihad Sâmi Banarlı hocanın eseridir. Bu hususu, Cemiyet reisi Ekrem Hakkı Ayverdi Yahyâ Kemâl Külliyâtı ile alâkalı bir makâlesinde bizzat ifâde etmektedir. İşte bütün bunlar sebebiyledir ki daha müzenin önüne ilk geldiğim an, bütün bunları düşünerek sanki hocanın refâkatinde müzeyi gezecekmişim gibi heyecanlanmaya başladım. Bu, ne yazık ki imkânsızdı ancak en azından onun bizzat vücuda getirdiği bu müzeyi gezme imkânına mâliktim.

  Müze, biraz evvel de belirttiğim gibi medresenin içerisindeki sıbyan mektebi binasının içerisinde bulunuyordu. Müzeyi gezmek istediğimi belirttikten sonra oldukça genç iki hanımefendi müzenin kapısını açarak beni içeriye aldılar ve ben de müzeyi gezmeye başladım. Müze iki kattan oluşmakta olup içeride Yahyâ Kemâl’e taalluk eden birçok eşyâ vardı. Şâirin el yazılı notları ve şiirleri, daha önce görülmemiş fotoğrafları, bizzat giydiği kıyafetleri, şapkaları, Park Otel’de kullandığı radyosu, kitapları, şiirlerini yazdığı çalışma masası, hüviyet cüzdanı, sevdiği dostlarına yazdığı bazı mektuplar ve daha birçok hususî eşyâsı içeride teşhir ediliyordu. Bunlar arasında meselâ muhtemelen sevdiği kadın tarafından kendisine verilen birkaç kuru çiçek, bilhassa dikkat çekici ve derûnî dünyâsı hakkında düşündürücü idi. Yahyâ Kemâl, sefirlik vazifesinden emekli olduktan sonra hayâtının geri kalan kısmını Park Otel’de bir odada geçirdiği için tabîî olarak çok fazla eşyâ bulunmuyor. Ancak bulunan eşyâlar, kanaatimce şâir ile birazcık da olsun temas etme bakımından oldukça başarılı duruyorlar. Bütün bunlar hâricinde ayrıca alt katta kapının önünde, müzenin bânisi Nihad Sâmi Banarlı hocanın bazı eşyâlarının ve fotoğraflarının teşhir edildiği bir kısım da bulunmaktaydı.

*

  Yahyâ Kemâl Müzesi, sıbyan mektebi içerisinde umumî olarak ta’rif ettiğim şekilde teessüs etmişti. Ancak şunu söylemem gerekir ki müzeyi gezdikten sonra oradan fevkalâde buruk, üzgün ve sukût-ı hayâle uğramış bir şekilde ayrıldım. Müzeye gitmeye karar verdikten sonra zihnimde canlandırdığım mekân ile burası arasında birçok fark bulunuyordu. Öyle ki müzeye gitmeden önce burayı, fevkalâde aydınlık, düzenli ve geniş bir yer olarak tahayyül etmiştim. Ancak daha kapıdan ilk girdiğim andan i’tibâren yanıldığımı anladım. Evvelâ müze, üzülerek söylemek istiyorum ki fevkalâde bakımsız bir vaziyetteydi. Meselâ duvarların bazı kısımlarında böyle bir mekâna yakışmayacak döküntüler vardı ve bu insana pek hoş bir intibâ vermiyordu. Sanki müzenin bânisi Nihad Sâmi Banarlı hocanın vefâtından sonra kapısına kilit vurulmuş ve bir daha açılmamıştı. Muhtemelen geçen yıllar içerisinde ufak tefek değişiklikler dışında pek bir ta’dilâta girmemişti. Bu eskiliğin ve bakımsızlığın yanında şunu de söylemek gerekir ki müze oldukça dağınık ve iptidâî bir vaziyetteydi. Belki de bu durum ilk teessüs ettiği 1961 senesinden beri hiçbir değişikliğe uğramamış olmasından kaynaklanıyordu ve muhtemelen müze daha ilk kurulduğu zaman dahi böyleydi. Çünkü müzenin bulunduğu bina, doğru söylemek gerekirse böyle bir müze için pek uygun değil gibi duruyor. Öyle ki binâ fevkalâde küçük olduğu için ilâve bir ikinci kat bile kurulmuş. Bu yüzden zâten karanlık olan içerisi, bunun te’siriyle biraz daha karanlık bir hâle gelmiş. Bunları söyleyerek elbette müzenin bânisi azîz hocam Nihad Sâmi Banarlı’nın emeklerini hiçe sayıyor ve onu kötü bir eser vücuda getirmiş olmakla itham ediyor değilim. O, 1960’lı yılların şartlarında elinden gelebilecek en iyi şeyi yaptı ve vefâtından sonra çeşitli ideolojiler tarafından kendilerine mâl edilmek istenen şâirin bütün eserlerini neşrederek adına bir müze tes’sis etti. Ancak şu an 1961 senesinde değiliz ve o târihin üzerinden tam ma’nâsıyla altmış sene geçmiş bulunuyor. Bu yıllar içerisinde birçok şeyler değişti, ilim ve teknik fevkalâde inkişâf etti. Elbette Banarlı hoca bugün yaşasaydı müzenin altmış sene evvelki gibi kalmasını arzu etmezdi. Meselâ müzede “Yahyâ Kemâl Nasıl Çalışırdı?” isminde bir kısım bulunmaktadır ki burada şâirin muhtelif el yazıları vâsıtasıyla şiirleri üzerinde nasıl titizlikle çalıştığı ziyâretçilere gösterilmek istenmektedir. Acaba bu kısım, hâlâ iptidâî bir surette eski bir takım kağıt parçalarının yan yana dizilmesi şeklinde değil de günün teknik imkânlarından da faydalanarak daha da güzel bir şekilde teşkil edilemez mi? Bazı müzelerde gördüğümüz gibi bu mevzuda Banarlı hocanın yazdığı makâlelerden de istifâde ederek fotoğrafların yanına kısa kısa videoları gösterecek bir makine koyulamaz mı? Yâhut üst üste duran bazı fotoğraflar daha temiz ve açık bir şekilde teşhir edilemez mi? Elbette bunlar, güzel bir planlama neticesinde yapılabilir. Gâlibâ bunun için evvelâ müze için daha uygun bir yer bulmak gerekiyor ki bu husus elbette benim salâhiyetimin ve kudretimin hâricindedir. Ancak bunu yapmanın, büyük şâir adına çağın şartlarına uygun bir müze vücuda getirmek için zarurî olduğunu düşünüyorum. Ancak bu sâyededir ki Yahyâ Kemâl’in eşyâlarının saklandığı bir depo değil de ona yakışır bir müze meydana gelmiş olacaktır.

*

  Evet, uzun bir müddet sonra ziyâret edebildiği Yahyâ Kemâl Müzesi hakkında fikirlerim umumî olarak bunlardan ibârettir. Bu tenkitlerimi, İstanbul Fetih Cemiyeti’ne ve müze idâresine hücum etmek gibi şahsî ve süflî bir sebeple kaleme almadım. Sâdece kırk altmış yıl öncesinin şartlarına göre teessüs etmiş bu müzenin, bugün için Türk şiirinin mümtaz sîmâsı üstad Yahyâ Kemâl’i tam ma’nâsıyla tanıtmaktan ve anlatmaktan uzak olduğuna dikkat çekmek istedim. Bu tenkitlerimi okuyan yâhut okuduktan sonra dikkate alan olur mu bilmem. Ben sâdece, Sa’dî-i Şîrâzî’nin

“Murâd-i mâ nesîhat bûd u goftîm
Hevâlet bâ-Hodâ kerdîm u reftîm”
(Bizim maksadımız nasihat ve tavsiye vermekti; söyledik. Daha sonra seni Allah’a havâle ettik ve gittik.)

beytinde dediği gibi fikirlerimi ifâde ettim. O kadar…

Ufuk Saz

Her hakkı mahfuzdur.

Şununla paylaşın: