-Medeniyetimize dâir-
Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi

Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi ve Sefâretnâmesi Hakkında

  Osmanlı Devleti, teşekkül ettiği târihten beri diğer Türk ve Müslüman devletlerine nazaran Garp devletleri ile daha fazla temas ve irtibatta bulunmuş bir devlettir. Ancak onun bu temâsı, 18.asrın başlarına kadar muslihâne ve dostâne bir şekilde değil de daha çok düşmanca bir sûrette ve meydâna gelen kanlı harpler ile olmuştur. Pâyitahtta Garp devletlerini temsil eden elçilerin her dâim bulunmasına rağmen Osmanlı Devleti, Garp devletleri nezdinde dâimî elçi bulundurmamış, ihtiyaç hâsıl oldukça i’timad ettiği kişileri elçi olarak göndermek sûretiyle mes’elelerini halletmeye çalışmıştır. Osmanlı Devleti’nin Garp devletleri nezdinde dâimî yâhut muvakkat elçi bulundurmamasının muhtelif sebepleri olmakla berâber asıl sebep, devletin kudret ve ihtişâmının zirvede bulunmasının verdiği bir üstünlük duygusudur. Osmanlı Devleti, askerî, siyâsi, ve ilmî kudreti ve sâhip olduğu coğrafyanın vüs’ati sebebiyle kendisini dünyânın merkezi olarak kabul eylemiş ve kendisinden aşağıda gördüğü devletlerin nezdinde elçi bulundurmayı bir zillet olarak telakkî etmiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin Garp devletleri nezdinde dâimî yâhut muvakkat elçi bulundurmamasında hiç şüphesiz İslam dininin bir mecburiyet hâsıl olmadıkça küfür diyârında ya’ni İslam şeriatının tatbik edilmediği yerlerde bulunmayı ve ikâmet etmeyi câiz görmemesinin de te’siri vardır. Bütün bu sebeplerden dolayı imparatorluk idârecileri uzun bir müddet Garp devletleri ile elçilik te’sis etmek şeklinde bir diplomatik temasta bulunmamışlardır. Ancak devletin 16.asrın sonlarından i’tibâren kudret kaybetmeye başlaması ve Garp devletleri ile girdiği harplerde ağır mağlubiyetler alması, 18.asrın ilk çeyreğinden sonra, imparatorluk idârecilerinin her gün biraz daha inkişaf eden Garp medeniyeti mensubu devletler ile temâsa geçmeden devam edilemeyeceğini anlamasına sebep olmuştur. Bu yüzden 1720 senesinde Sultan Üçüncü Ahmet zamanında, pâdişah ve sadrazam Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa tarafından, harpten çok dostâne münâsebetler ile hatırlanan Fransa nezdine Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin muvakkat elçi olarak gönderilmesine karar verilmiştir.

*

  Filhakika, Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa’ya elçi olarak gönderilmesinde en büyük âmil, Osmanlı Devleti’nin artık Garp dünyâsını tanımaya başlamak istemesidir. Târihimize büyük şâir Nedîm’in şiirleri ile nakşolunan Lâle Devri, daha çok zevk ve eğlence devri olarak bilinse de aslında bütün bu eğlencelerin, Çırağan sohbetlerinin, Sad’âbâd âlemlerinin yanında sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın devlet ve milleti san’at ve irfan ile ihyâ etmeye çalıştığı bir devirdir. İşte bu yüzden İbrâhim Paşa, Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’yi Fransa’ya elçi olarak ta’yin etmiş ve orada gördüklerini yazmasıyla berâber bilhassa Osmanlı Devleti’de tatbik edilebilecek hususlara dikkat etmesini istemiştir. 7 Ekim 1720 târihinde içinde Osmanlı’da matbaanın teessüsünde emekleri geçen ve istikbâlde sadrazamlık da yapacak olan oğlu Mehmet Said’in de olduğu 80 kişilik bir sefâret he’yetiyle berâber İstanbul limanından ayrılan Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, 8 Ekim 1721’de pâyitahta orada gördüklerinin mahsulü olan bir sefâretnâme ile döner ve bunu Sultan Üçüncü Ahmet ile sadrazam Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa’ya takdim eder.

*

  Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin sefâretnâmesinin Türk târihinde ve edebiyâtında müstesnâ bir yeri vardır. O, Lâle Devri’nin Osmanlı İmparatorluğu ile Fransa arasındaki münâsebetleri oldukça güzel bir şekilde aksettiren târihî bir metin olmakla berâber üslubu ve muhtevâsı ile de Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nden sonra Türk edebiyâtı için en mühim seyahatnâmelerden birisidir.  Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, İstanbul’dan ayrıldığı târihten geri döndüğü güne kadar yolda ve Fransa’da gördüklerini kendi ta’biriyle “rûz-merre” ya’ni her gün kaydetmiştir. Sefâretnâme, tam ma’nâsıyla orta nesrin bir örneğidir. Ya’ni muhtevâsında konuşma dilinden farklı bir şekilde Arapça ve Farsça kelimeler ve terkipler olmakla berâber süslü nesir kadar da ağır değildir. Ayrıca Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesini hatırlatan oldukça samîmî ve tatlı bir üslupla yazılmıştır. Ancak her şeye rağmen pâdişâha ve sadrazama takdim edilmiş bir rapor olduğu için de metin boyunca ciddiyet muhâfaza edilmiştir. Fevkalâde dikkatli ve meraklı bir insan olduğu anlaşına Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, yolda ve sefâret müddeti boyunca gördüklerini, gittiği yerleri, kralın huzuruna çıkmasını, dikkatini çeken insanları ve daha bir çok şeyi i’tinâ ile kaydetmiştir. Sefâretnâme, Garp medeniyeti ile ilk defa bu kadar yakından karşılaşan ve klasik bir tahsil ve terbiyeden geçmiş olan bir Osmanlı elçisi tarafından yazıldığı için metnin bazı yerlerinde Garp medeniyetini ilk defa müşâhede eden bir kimsenin düştüğü hayretleri görmek mümkündür. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Avrupa telakkîsi ile Kara Mehmet Paşa ile Viyana’ya elçi olarak giden Evliyâ Çelebi’nin telakkîsi aynı değildir. Evliyâ Çelebi, Viyana’ya 1665 senesinde serhadlerde Kânûnî devrinin akıncı hikâyelerinin dumanının tütmeye devam ettiği bir zamanda gitmiştir. Bu yüzden orayı fethedilmesi gereken bir ülke olarak görür ve gezdiği kiliselerde “Allah buraları İslam ma’bedi yapsın” diye duâlar eder. Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi ise harplerden yorulan bir Osmanlı Devleti’nin elçisi olarak gittiği Fransa’yı ziyâret edilip faydalı hususlarda ders alınması gereken bir yer olarak telakkî eder. İşte bu telakkî farkı sebebiyle onun sefâretnâmesinde Evliyâ Çelebi’de olduğu gibi coşkun ifâdeler yoktur.

*

  Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin sefâretnâmesinde en çok bahsettiği hususlardan birisi, gittiği yerlerdeki insanların kendilerine olan samîmî alaka ve meraklarıdır. Elçilik hey’eti Fransa’ya ayak bastığı ilk andan i’tibâren geçtikleri şehirlerde, kaldıkları yerlerde, kralın huzuruna kabullerinde fevkalâde bir alakaya mazhar olmuştur. Avamdan ve havasdan erkek, kadın, çocuk herkes onları görmek için yollara çıkmış, birbirleriyle yarışmış hattâ nasıl yemek yediklerini bile seyretmek istemişlerdir. Meselâ Mehmet Efendi, Pâris’e girmeden önce kaldıkları sarayda kendilerini merak eden ve görmeye gelen insanların çokluğunu şu cümlelerle söyler:

“Sarây-ı mezbûrda bir hafta meks olundu. Gece gündüzde halkın kesreti ve ricâl ü nisânın vefreti bir vech ile idi ki kâbil-i tâ’bîr değildir. Ricâl ü nisânın kimi tebdîl kimi âşikâre gelüp düğün evlerinde bu mertebe zihâm olduğu görülmemişdir.”

(Adı geçen sarayda bir hafta kalındı. Gece ve gündüz halkın çokluğu ve erkekler ile kadınların fazlalığı bir şekildeydi ki ta’bir etmek mümkün değildir. Erkekler ve kadınların kimi kıyâfet değiştirip gizli, kimisi ise açık bir şekilde geldiler ki düğün evlerinde bile bu kadar kalabalık olduğu görülmemiştir.)

*

  Elçilik hey’etinin kralın huzuruna çıkışlarında da vaziyet çok farklı değildir. Orada da Fransa’nın ileri gelen insanları  ve âileleri Osmanlı elçilik hey’etini merakla ta’kip ediyordur. Nitekim bu keyfiyeti Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi şöyle söyler:

“Halkın kesreti bir mertebe idi ki istikbâle gelenler etrâfımızı ihâtâ edüp güçle güzâr ederdik. Hele dîvânhâne kapusundan dahi on iki âdem ile güzâr eyledik. Kralın tahtı kurbuna varınca, iki tarafda düğün evinde vaz’ olunan serîrler gibi birkaç yüz serîr birbirinden yüksek vaz’ u tertîb etmişler. Bunlarda ne kadar kibâr karıları ve kızları var ise ve kralın hısımları prençizeler cem’ olup mücevher ve muşa’şa’ libâslarla oturmuşlar; biz duhûl etdikde cümlesi kıyâm etdiler, karîb olduğumuzda kral dahî kıyâm eyledi.”

(Halkın çokluğu bir derece idi ki karşılamaya gelenler etrafımızı kuşatıp güçlükle geçerdik.Hele dîvanhâne kapısından dahi on iki adam ile geçtik. Kralın tahtı yakınına varınca, iki tarafta düğün evinde konulan sedirler gibi birkaç yüz sedir birbirinden yüksek koyup düzenlemişler. Bunlarda ne kadar ileri gelen karıları ve kızları var ise ve kralın hısımları prensesler toplanıp mücevher ve şaşalı elbiselerle oturmuşlar; biz girince hepsi birden kalktılar, yakın olduğumuzda kral da kalktı.)

*

  Osmanlı elçilik hey’eti Fransa’da kaldıkları müddetçe her zaman merak ve alakalar üzerlerinde olmuştur. İnsanların onlara karşı niçin bu şekilde muâmele ettiğinin cevâbını Mehmet Efendi sefâretnâmede

“Osmanlı gördükleri olmayup aceb ne asıl âdemlerdir deyü a’lâ(yüksekler) ve ednâ(aşağıları) görmeğe râgıb(rağbet eden) ve tâlib olmuşlar idi.”

 “Paris halkı ömürlerinde müselman gördükleri olmayup ve Osmanlı libâsını(kıyâfet) dahî görmediklerinden hayran ve hayran bakarlardı.”

cümleleriyle söylemektedir. Filhakika Garp insanı o zamana kadar gözleriyle ve yakından Müslüman ve Osmanlı teb’ası bir insan görmemiştir. Binâenaleyh harp meydanlarındaki hareketlerini masal gibi dinledikleri ve barbar olarak kabul ettikleri bu insanları karşılarında görünce alaka ve rağbet göstermişler, büyük sarıklarına, ihtişamlı kaftanlarına ve uzun sakallarına hayran olmuşlardır.

*

  Osmanlı elçilerini ilk defa gören Fransızların onları merak edip hayran olması kadar, Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi de Fransa’da gördüğü bazı şeylere hayret etmektedir. Meselâ Osmanlı’daki haremlik selamlık usulünden farklı olarak kadınların istedikleri şekilde erkekler arasında ve serbestçe dolaşmaları, dükkanlarda oturmaları ve pazarlık yapmaları Mehmet Efendi’nin dikkatini çekmektedir. Fransız kadınlarının bu şekilde serbestçe gezmelerini sefâretnâmesine şu cümlelerle kaydeder:

“Fransa memâlikinde zenlerin i’tibârı ricâline gâlib olmakla istediklerini işlerler ve murâd etdikleri yere giderler.”

(Fransa ülkesinde kadınların itibârı erkeklerden fazla olduğu için istediklerini işlerler ve murâd ettikleri yere giderler.)

“…avretler dâimâ sokaklarda hâne-be-hâne gezmektedirler; aslâ evlerinde oturmazlar ve ricâl ü nisâ mahlût olmakla şehrin içi ziyâde kalabalık görünür. Ve dükkânlarda oturup alış veriş edüp pazarlık eden avretlerdir.”

(Kadınlar sokaklarda ev ev gezerler; asla evlerinde oturmazlar ve erkekler ile kadınlar karışık olduğu için şehrin içi fazla kalabalık görünür. Ve dükkânlarda oturup alış veriş edip pazarlık eden kadınlardır.)

*

  Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin dikkatini çeken bir diğer şey ise Paris’de olan çok katlı binâlardır. Zîrâ onun yaşadığı zamanki Osmanlı şehirlerinde en yüksek binâlar ekseriyetle câmiler olup evler ahşap olarak birkaç katlı inşâ edilirdi. Bu yüzden çok katlı binâlar ya’ni apartmanlar ona tuhaf gelmektedir. Sefâretnâmede bu husûs şöyle ifâde edilmiştir:

“Ve Pâris şehir nefs’ül emrde(aslında) İstanbul kadar yokdur, lâkin binâları üçer dörder kat olup yedi kat yapılmış hâneler pek çokdur ve her bir tabakasında bir gürûh ehl ü ıyâliyle(âilesiyle) sâkin olurlar(otururlar)…”

*

  Osmanlı hey’eti Fransa’da kaldıkları müddetçe kral ve devlet adamları elçilik hey’eti için ziyâfetler tertib etmişler ve onlara şehrin meşhur ve görmeye lâyık yerlerini gezdirmişlerdir. Bu cümleden olarak Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi ve vazife arkadaşları birkaç defa opera seyretmeye gitmişlerdir. Seyrettikleri operaları teferruatlı bir şekilde ta’rif eden Mehmet Efendi, muhtemelen ilk opera seyreden Müslüman Türklerden birisidir. Sefâretnâmede opera için şöyle der:

“Paris şehrine mahsûs bir lu’b(oyun) varmış ki opare derler imiş; acâib san’atlar gösterirler imiş azîm(büyük) cemiyet olurmuş. Ol vilâyetde olan kibâr-ı şehr(şehrin büyükleri) cümlesi ve vasî dahî ekseriyâ varup kral dahî gelir imiş.”

“Bunun maddesi bu ki bir hikâyeyi mücessem(somut) göstermek.”

*

  Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, sefâretnâmesinde, gördüğü yerleri, kralla, devlet büyükleri ile olan konuşmaları tafsilâtıyla anlatmaktadır. Ben bu yazıda  sadece dikkat çeken bazı hususlara temas ile iktifâ ettim. Mehmet Efendi’nin bu sefâreti esnâsında yaşadıkları hakkında daha fazla ma’lumat almak için sefâretnâmeye mürâcaat etmek kâfidir. Mehmet Efendi’nin bu mühim eserinin son yıllara kadar Latin harfleri ile tenkitli bir tab’ı yapılmamıştı. Yapılan baskıların hepsi günümüz Türkçesine göre sadeleştirilmiş şekilde idi. Bu yüzden lâyıkıyla istifâde etmek ve Mehmet Efendi’nin üslubunun lezzetine varmak mümkün olmuyordu. Zîrâ eski bir metni günümüz Türkçesinde tam ma’nâsıyla ifâde etmek mümkün olmadığı için bu baskılara muhtevâ hâricinde Mehmet Efendi’nin eseri demek mümkün değildi. Ancak bu mühim sefâretnâmenin en sonunda 2017 senesinde, Dergah Yayınları tarafından tıpkı basımını, orijinal metni ve sadeleştirilmiş şeklini ihtivâ eden bir şekilde güzel bir baskısı yapıldı. Merak edenler ona mürâcaat edebilirler. Târih meraklılarına bu kitabı okumalarını şiddetle tavsiye ederim. Zîrâ okunmaya fazlasıyla lâyık bir kitaptır.

Ufuk Saz

Her hakkı mahfuzdur.

Şununla paylaşın: